Rota Latin Amerika

tek yön biletle başlayan ucu açık bir yolculuk

  • Son Yazılar

  • Kategoriler

  • Arşiv

  • Sayaç

    • 51,833 kişi siteme bakmış. Fena değil...

30 km X 5 km X 70 m

Posted by Engin Kaban Temmuz 29, 2010

30 km X 5 km X 70 m

Arjantin #9: El Calafate – Perito Moreno Glacier

92.- 99. gün  (26 Mart – 2 Nisan)

Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com/enginkaban/ElCalafate?authkey=Gv1sRgCM-flrSxvYnp5QE#

Puerto Natales’den birkaç saatlik kısa bir yolculukla El Calafate’ye varıyorum. Ev sahibim Analia beni arabasıyla terminalden alıyor. O da ne, arabada bir de tanıdık yüz var. Puerto Natales’deki evde kalan diğer 20 kişiden biri olan Kolombiyalı Jaime Meğer bu sabah aynı otobüsle gelmişiz haberimiz yok. Neyse dünya küçük, Patagonya daha da küçük – belki daha doğrusunu söylemek gerekirse hem büyük hem küçük -. Evde ayrıca bir İtalyan eleman iki de Polonyalı kız misafir var. Ertesi gün bir de yine bir önceki evdeki oda arkadaşım Katalan Norbert de geliyor tam oluyor. El Calafate’de fazla CS üyesi olmadığı fakat geleni gideni çok olduğu için hemen herkes Ana’nın evinde kalıyor. Şu ana kadar birkaç yüz kişi ağırlamış.

Ana orta yaşlı bir kadın; 10 yaşındaki kızı Valentina ve üç köpeği ile yaşıyor. Gelmeden önce yazışırken evin adresini sorduğumda, “evin adresi yok” demiş ve tarif etmişti. Adres sisteminin bu kadar gelişmiş olduğu Arjantin’de bu beni şaşırtmıştı. Ama şimdi görüyorum ki evin gerçekten bir adresi yok. Ev, kasabanın merkezine yürüyerek yaklaşık 45 dakika mesafede bir tepede. Bomboş arazinin üzerinde, birbirinden birkaç yüz metre aralıklarla konumlanmış tek tük evler var burada. Her evin yolu kendinin. Ortalıkta insandan çok köpek ve yakındaki çiftlik nedeniyle at var. Argentino Gölü manzaralı, süper huzurlu bir ortam. Ne internet var ne telefon ne de herhangi bir toplu ulaşım aracı. Muhteşem. Hava karardıktan sonra ana yoldan eve kadar olan son 15 dakikalık kısım, kendi bölgelerini korumayı görev edinmiş agresif köpekler nedeniyle son derece ürkütücü ve tehlikeli oluyor. Sadece ay ışığının aydınlattığı toprak yolda hızlı adımlarla ilerlemek gerekiyor. Her gece eve varış başlı başına bir macera.

İlk birkaç günü çoğunlukla evde takılarak huzur içinde geçiriyorum. Puerto Natales’in aşırı rüzgarlı, bulutlu ve soğuk havasından sonra burada ışıl ışıl parlayan güneşe karşı uzanıp güneşleniyorum, uyukluyorum, tembelliğin tadını çıkarıyorum. Kitap okuyorum, gelen ilhamla yazılarımı yazıyorum. Akşamları ev sahibi ve tüm misafirler hep birlikte yemek yiyoruz. Evin herhangi bir markete uzaklığı, hepimizin tembelliği, ve de kolay ve ekonomik olması nedeniyle üç öğün makarna yer hale geliyoruz. Artık bir noktadan sonra vücudum daha fazla makarnayı kabul etmez oluyor. Genelde iki günde bir kasabaya inerek medeniyetle buluşuyorum. Kasabanın ana caddesinin ortasındaki banklara oturup kablosuz internet ile dış dünyayla bağlantımı sağlıyorum. Marketten erzaklarımı tamamlıyorum. Bu bölgede, kanun gereği marketlerde naylon poşet vermiyorlar. İsteyene anca kese kağıdı veriyorlar. Çok takdir ettiğim bir hareket.

Yeterince tembellik yaptıktan sonra El Calafate’de bulunmamım asıl sebebi olan Perito Moreno Buzulu’na gitmek için artık hazırım. Yine erken kalkamadığım için öğlene doğru ancak yola çıkıp otostopa başlayabiliyorum. Çok fazla umudum yok esasen, çünkü bu yolda trafik az ve buzula giden insanların çoğunluğu otobüsleri tercih ediyor. Bu nedenle yanıma İspanyolca kitabımı da alıyorum, beklerken çalışıp sıkılmamak adına. Ana yol üzerinde, tam bir tümseğin olduğu noktada bekliyorum. Burada tüm arabalar durma noktasına kadar yavaşladığı için şoförlerle göz göze gelme süremi artırıp, onları seri katil olmadığıma inandırıp beni arabalarına almaları için gülümsüyorum. 10 dakika geçmeden bir araba duruyor ve evet, buzula gidiyor. 40 yaşlarında, Hollandalı bir adam. 2 şirketin yöneticisiyken işini bırakmış yollara düşmüş. Dünya üzerinde birkaç yeri dolandıktan sonra kendini Güney Amerika’da bulmuş. Buenos Aires’den kiraladığı araba ile geziyor. Para derdi yok tabi, 1,5 aylığına araba kiralayıp tek başına binlerce kilometre yapıp tüm masraflarını karşılayabiliyor. Bu yaşta tek başına geziyor olması da biraz ilginç tabi ya hadi bakalım. Zaten üzerindeki kot pantolonuyla gezginlik seviyesi değerlendirmemde büyük bir eksi alıyor benden.

Milli Park girişinde yine Arjantinlilerin 3 katı olarak 75 peso (30 lira) ödüyoruz. Buradan, otostop yaptıkları park görevlisi şoförü kafalayarak bedava giren, yine otostop yaptıkları şoförü kafalayıp arabanın bagajına 2 kişi saklanıp, 3 kişi yerine 1 kişi parası ödeyerek giren gezginler de tanıyorum; isim vermeyeceğim. Ben, araç sahibime bu tarz birşey önermediğim için efendi gibi ödüyorum giriş paramı. Neyse ki ulaşımı bedavaya getirmiş oluyorum en azından. Turistik noktalara kısa mesafe yolculuklar, katedilen kilometreye oranla çok pahalı. O nedenle şehirlerarası uzun yolculuklarda otobüs konforunu tercih ederken, büyük çantamı da taşıma problemim olmayan bunun gibi kısa yolculuklarda mümkün olduğunca otostop yaparak tasarruf etmeye çalışıyorum.

Parka girdikten sonra uzaktan buzul gözükmeye başlıyor. Güney Amerika yolculuğumda ciddi anlamda tecrübe etmek istediğim şeylerden bir tanesi buzuldu, ve artık çok yakınım ve son derece heyecanlıyım. Son aşamada arabamızı park yerine bırakıp oradan kalkan ücretsiz minibüslere binmemiz gerekiyor. Çünkü son ulaşılan nokta dar ve doğal olarak fazla trafik istemiyorlar. 3 dakikalık bir minibus yolculuğunun ardından buzul tam karşımızda. Tek kelimeyle büyüleyici. Tarif edilemez bir şey. Ağzım açık öylece kalakalıyorum. 5 kilometre eninde, 30 kilometre boyunda ve 70 metre yüksekliğinde devasa bir beyaz kütle tam karşımda öylece duruyor.

Buzulu karşıdan değişik açılardan görmeyi sağlayan metal platform şeklinde yürüyüş parkurları var. Arabasına bindiğim kişiyle bir süre birlikte dolanıyoruz ama sonrasında o geri dönmek istiyor. Ben tabii ki de bir yere gitmiyorum, daha yeni geldik. Her ne kadar bu durumda kasabaya dönüş için tekrar yeni bir araba bulmam gerekecek olsa da risk almaya değer kesinlikle. Ağırdan ala ala buzula saatlerce bakıyorum. Gerçekten inanılmaz birşey. Hele benim gibi soğuk, kar, buz, beyaza karşı zaafı olan biri için tam bir görsel şölen. Buzulun yüzlerce metre uzaktan duyulabilen çatırdama seslerininin ardından devasa kütlelerin suya düşüşünü ve yarattıkları dalgayı izlemek anlatılamaz bir keyif. Hayretler içinde bakıyorum bu çok özel doğa olayına.

Seyir noktalarında değişik değişik tipler var. Özellikle ilgimi çeken bir Alman çiftle önce Almanca, ardından daha derin konulara girebilmek için İngilizce sohbet ediyorum. Son derece profesyonel fotoğraf makinaları ve kameralarıyla düzeneklerini kurmuşlar. Sabah 8:30’dan beri aynı noktadalarmış. Kopan büyük parçaların görüntüsünü yakalamaya çalışıyorlar. Daha önce Torres del Paine’de ve Ushuaia’da yollarda gördüğüm Alman plakalı yeşil Land Rover araç bunlara aitmiş. 2 seneden fazladır araçlarıyla dünyayı turluyorlar. Endonezya, Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD’nin ardından Şili’den Güney Amerika’ya giriş yapmışlar. Kıtalar arası kendileri uçuyor, aracı gemiyle gönderip limandan alıyorlar. Bunlar da kırık. İşlerini bırakıp yola çıkmışlar. Sonrasında ne yapacakları belirsiz. Yaşları 40 civarında. Benim yaşamımın ileriki aşamalarında yapacaklarımın bir göstergesi belki de. Araçlarında her türlü donanım mevcut; çatısında kurulabilen özel bir çadırları da olduğu için yol kenarında istedikleri yerde direk geceleyebiliyorlar. Yürüyüşüme devam ederken başka bir gözlem noktasındaki bir Alman’la daha muhabbete başlıyorum. Bu da son 4 gündür her gün parka geliyormuş. Kurduğu düzenekle her 20 saniyede bir gün boyunca aynı noktadan fotoğraf çekiyor. Daha sonra bu fotoğrafları birleştirerek film haline getirecek, ve farklı ışık ve renklerde aynı noktanın değişimini elde etmiş olacak. “Peki o filmi ne yapacaksın?” diye sorduğumda henüz bilmediğini söylüyor. Hayırlısı…

Ben bu devasa beyaz kütlenin karşısında her önüme gelenle muhabbet ettikçe saat ilerliyor, güneş kayboluyor. Aslında çoktan otoparka gidip otostopa başlamış olmam gerekiyordu ama buzullar o kadar etkileyici ki ayrılmak mümkün değil. En son yürürken Fransız bir adamla muhabbete başlıyorum. Yanında bir başka Fransız eleman iki de İngiliz kız var. Bana geri nasıl döneceğimi sorduğunda bilmediğimi söyleyince onların arabasıyla gelebileceğimi söylüyor. Adam da kafa zaten, zamanında yelkenliyle dünyayı turlamış, İzmir’e rüzgar sörfü yapmaya gelmiş. Eski gezginlerden. Otoparka vardığımızda onların arabasından başka tek bir aracın bile kalmadığını görüyoruz. Buzulu son terkedenler bizleriz. Bana, “eğer biz olmasaydık nasıl dönecektin?” diye sorduklarında “siz olmasaydınız başkası olacaktı, bir şekil öyle veya böyle dönecektim” diyorum. Şaşırıyorlar rahatlığım karşısında. Patagonya’da rahat olmayacağım da nerede olacağım? Yol boyu çok keyifli sohbet ediyoruz. Sağolsunlar beni evimin kavşağına kadar bırakıyorlar.

—————

Vay be Nisan ayına gelmişiz. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Nisan demek, Türkiye’de, hele İzmir’de bahar, hatta yaz demek. Deniz mevsiminin, en azından benim için, başlaması, çiçeklerin açması, insanların coşması demek. Burada ise sonbahar; kuzey yarımkürenin Ekim ayına denk geliyor. Hava her geçen gün daha serinliyor, yavaş yavaş kış yaklaşıyor. Ufaktan Patagonya’yı terk edip, nisbeten daha sıcak olan kuzeylere çıkma zamanı geldi sanırım. Yolculuğu esas planlarken sürekli güzel havaları takip edip, uygun zamanda ekvatoral bölgeye ulaşarak, böylece hiç kış görmeyecek bir zamanlama ve rotadan gitmeyi umuyordum, ancak herşey düşündüğüm gibi gitmediğinden artık kıştan kaçmam olanaksız gözüküyor.

Buzul sonrası El Calafate’deki dağ başı evimde huzur içinde yaşamımı sürdürüyorum. İnsanların sadece günübirlik gelip, buzulu görüp ayrıldığı El Calafate’de ben 1 haftayı geride bırakıyorum. Ama uzun seyahate bünye başka türlü dayanmaz. Zorlamamaya çalışıyorum. Bu nedenle zaten 2-3 hafta diye geldiğim Patagonya’da 6 haftayı devirmiş durumdayım.

Ertesi günlerden birinde, Puerto Natales’de şans eseri tanıştığımız Gülcan çıkıp geliyor. Zaten irtibat halindeydik sürekli. Ben artık evin demirbaşı olduğumdan ev sahibi Ana, yeni misafirleri karşılama ve oryantasyonlarını tamamlama görevini bana devretmiş durumda. Tuvalet şurada, sıcak su burada, bu yenir, burada yatılır vs. ben anlatıyorum gelene gidene.

Aslında planımız Cuma günü Gülcan’la El Chalten’e doğru yola çıkmaktı, ama bu güzel ortamı biraz daha içimize çekmek için bir gün daha kalmaya karar veriyoruz. Vakit bol ne de olsa bizde, acelemiz yok. Patagonya’nın huzuru ve rahatı iyice gevşetiyor. Akşam kasabaya inip bir bara gidiyoruz. Patagonya’da bulunduğum 6 haftadır sadece ikinci kez bir bara gidiyorum. Dağ bayır gezmek nedeniyle medeniyetten, gece hayatından, kültür sanat ortamlarından iyice uzaklaştığım şu zamanda iyi geliyor.

Ertesi gün artık bu güzel evden ayrılıyoruz. İki çılgın Türk gezgin, Patagonya’nın ıssız yollarında otostopa başlıyoruz…

Engin Kaban

10 Haziran 2010 – Santa Fe

Reklamlar

2 Yanıt to “30 km X 5 km X 70 m”

  1. oktay said

    Hayat öylesine fazla yüklerle dolu ki bazen kaldıramıyacakmış gibi hissediyorum. İşte öyle zamanlarda tavan yapıyor herşeyi bırakıp gitme sendromu. Birgün böyle birşeye cesaret edebileceğim umuduyla geçiriyor günler..

    İyi gezmeler. Keşke biraz daha sık yazsan.

  2. Hülya Ak said

    Sanki ben de oraları geziyormuş gibiyim..Sayenizde…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: