Rota Latin Amerika

tek yön biletle başlayan ucu açık bir yolculuk

  • Son Yazılar

  • Kategoriler

  • Arşiv

  • Sayaç

    • 51,714 kişi siteme bakmış. Fena değil...

Cesur Türk Juan

Posted by Engin Kaban Ağustos 11, 2010

Cesur Türk Juan

Arjantin #1o: El Chalten

100. – 101. gün  (3 – 4 Nisan)

Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com/enginkaban/ElChalten#

İki yolun kesişim noktasındayız. Hava açık, ama bir o kadar da serin. Birkaç dakikada bir geçen tek tük araç haricinde herhangi bir yaşam belirtisi yok. Alabildiğine uzanan ovalar, arka planda dağlar, ve upuzun yollar. Ne bir bina var, ne de bir insan. Tek duyduğumuz rüzgarın sesi. Burada belki birkaç saat araç beklememiz gerekecek, belki de kimse durmayacak ve yol kenarında kamp yapacağız. Bilmiyoruz, ama çok da farketmez. Patagonya her türlü muhteşem. Vee bugün yolculuğumun 100. günü. Güney Amerika yollarında geçen tam 100 gün.

Sabah Gülcan’la El Calafate’deki evden ayrılıp yola düştük. Otostopla üç araç değiştirerek kasabanın yaklaşık 30km dışındaki bu yol ayrımına gelmeyi başardık. Buradan ise, trafiğin çok çok daha az olduğu (saatte 20 araç yerine saatte 10 araç) El Chalten yoluna devam etmemiz gerekiyor. İnşallah bir kamyonet durur da kasasında oturarak firil firil etrafı izleyerek gideriz diye ümit ediyorum. Keşke başka bir şey isteseymişim. Bir süre bekledikten sonra bir pick-up araç duruyor. Atlayın arkaya diyorlar. Çok mutluyuz. Ama mutluluğumuz, ilerideki dakikalarda üşüme, titreme, ve artık birşey hissetmemeye başlamanın akabinde şoför hakkında ileri geri yorum yapmaya dönüşüyor. Malum dümdüz ve bomboş yollarda şoförümüz yaklaşık 130 km/saat ortalama hızla yol alıyor. Bu da, her ne kadar kasanın en kuytu yerinde büzüşmemize rağmen şiddetli bir rüzgara mağruz kalmamız anlamına geliyor. Bize açık havayı uygun gören şoförün arka koltuktaki bavulda ne taşıdığını çok merak ediyoruz; çok değerli birşey olsa gerek ki bavulu kasaya atıp bizi içeri almayı önermiyor. 2 saat süren “firil firil” bir yolculuğun ardından El Chalten’e varıyoruz. Şoför bir de utanmadan “Nasıldı?” diyor. “Soğuktu” diyorum.

Ben yine toparlıyorum kendimi ama Gülcan rüzgar sebebiyle tamamen dağılmış durumda. Çok keyifsiz hissediyor ve bulduğumuz hostelde hemen uyumaya başlıyor. Bense, bu doğa harikası trekking cennetine gelmiş olmanın heyecanıyla, edindiğimiz haritadan hemen kendime kısa ve basit bir rota seçip açılışı yapıyorum. Günün son ışıklarıyla birlikte hemen kasabanın yanındaki bir tepeye tırmanıyorum ve oradan kasabanın üzerinde havanın kararmasını kuşbakışı olarak izliyorum.

El Chalten esasında kendi halinde, etrafındaki dağların kayalıkların ortasında çukur gibi kalmış küçücük, 200 nüfuslu bir yerleşim yeri. Ancak hemen yakınındaki sayısız yürüyüş ve tırmanış rotasını, ve de meşhur Fitz Roy dağını bulundurması nedeniyle çoğunluğu Avrupalı binlerce doğaseverle dolup taşıyor. Kasabada birçok hostel, birkaç tane ücretli kamp yeri, internet kafe, süpermarket gibi ihtiyacımız olan herşey mevcut. Öyle güzel bir konumda ki, El Chalten’i merkez yaparak günübirlik çeşitli rotalara yürüyüşler yapıp, akşamında yine hostelinize dönmeniz mümkün. Böylece ufak bir çantayla hızlı ve rahat yol alınabiliyor. Veya kamp malzemelerinizi alıp milli parkta belirlenmiş kamp alanlarını merkez yaparak birkaç gün doğayla başbaşa geçirilebiliyor.

El Calafate’de son akşam ev sahibimize güzel bir sebze yemeği yapacaktık, ama kısmet olmadı. Böyle olunca patlıcanımız, patatesimiz, havucumuz, soğanımızla geldik El Chalten’e. Gülcan’ın keyifsiz olması, ve benim de tek başıma pişirmeye üşenmem nedeniyle aç bir şekilde erkenden uyuyoruz ilk gecemizde. Ama ertesi sabah biyolojik saatlerimiz, ve benim kazınan karnım, sabahın 6sında daha hava bile aydınlanmadan uyanmamızı sağlıyor. Ve muhtemelen sabahın köründe hostelde “türlü yemeği” yapan ilk insanlar olarak tarihe geçiyoruz. Her ne kadar elimizdeki imkanlarla tuz gibi bazı temel maddelerimiz eksik kalsa da, o yemeğin tadı hala damağımda.

Karnımız tok sırtımız pek bir şekilde hazırlanıyoruz. İlk işimiz, önceki gün gözümüze kestirdiğimiz ancak dolu olduğu için kalamadığımız, Hostelling International üyesi, lobisinde pufuduk koltuklar olan hostele taşınmak oluyor. Eşyalarımızdan kurtulup, kendimizi El Chalten’in muhteşem doğasına bırakıyoruz. Günübirlik bir yürüyüş olacağı için sadece küçük çantalarımız ve biraz yiyecek ve su alıyoruz yanımıza. İkimizin de performansı iyi olduğu için gayet tempolu bir şekilde devam ediyoruz yolumuza. Bir noktada, yandaki tepelerden birinin zirvesinden iki kişinin bağırdığını farkediyoruz. Hayal meyal gözükseler de çocuk olduklarını anlıyoruz ve yardım istiyorlar. Tam olarak her söylediklerini anlayamıyoruz, ama ben “bekleyin geliyorum” diye bağırıyorum. Çocukları başka birçok yürüyüşçünün duymasına rağmen kimsenin oralı olmaması ilginç geliyor. Gülcan rotada kalıyor gerekmesi durumunda yardım bulmak için, ben kısa bir tırmanışla çocuklara ulaşıyorum. İki tane, 11-12 yaşlarında erkek çocuk. Çok korkmuşlar. Bir tanesi durmadan ağlıyor. Anlattıklarına göre babalarını kaybetmişler. Dağ başında bir adamın çocuklarını kaybetmesine pek anlam veremiyorum. Her neyse çocukları yürüyüş rotasından kasabaya geri dönmekte olan iki kadına teslim ediyoruz kaldıkları otele götürmek üzere. Yolumuza devam edince tek başına yürümekte olan bir adamın gözlerinden hüzünlü olduğunu düşünen Gülcan “afedersiniz, çocuk kaybettiniz mi?” diye soruyor, ve evet babayı buluyoruz. Adamda çokcuklarının bulunmasını yansıtan herhangi bir heyecan veya sevinç göremiyorum. Zaten dağ başında çocuklarına sahip çıkamayan babadan daha fazlasını beklemek de abes.

Arjantin’de insanlara Engin ismi çok zor geliyor, telaffuz edemiyorlar. Yolda tanıştığım birisi, senin ismin zor, bundan sonra senin ismin “Juan” olsun demişti. Ben de iyi, öyle olsun demiştim. Juan, bizim Ahmet – Mehmet gibi çok yaygın bir isim buralarda. O gün bugündür kendimi tanıtırken “İsmim Engin, ama bana Juan diyebilirsiniz” diyorum. Çok eğlenceli oluyor. Geçen yaz da Fas’a gittiğimde yine adımı söyleyemeyen birisi bana “Ahmad” demeye başlamıştı, Fas’ta da kendimi Ahmad diye tanıtıyordum. Bakalım Uzakdoğuya gideceğim zamanlar ne tür tuhaf isimlerim olacak. Bu Juan hikayesini de bilen Gülcan, çocukları tepeden kurtarmış olduğum için bana “Cesur Türk Juan” demeye başlıyor. Aslında benzer olay Gülcan’ın da başına gelmiş ve ona da tanıştığı bir Arjantinli “Julie” demeye başlamış. Biz cesur Türkler Juan ve Julie Patagonya topraklarını karış karış geziyoruz.

11 kmlik bir yürüyüşün sonunda nihayet hedefimize ulaşıyoruz. Önümüzde Torre buzulu ve gölü. Büyüleyici. Yemek, ihtiyaç ve keyif molası. Şehirde ve doğada favori yiyeceklerim arasında olan tane mısır konservemi göl kenarında müthiş bir huzur ve mutlulukla yiyorum. Patagonya’nın temiz, kusursuz ve vahşi doğasına bir kez daha hayran kalıyorum.

Göl kenarından yükselerek ilerleyen ve buzula daha da yaklaşmayı sağlayan patikayı yürüyoruz. Her metrede buzul daha bir büyüleyici gözüküyor. Her ne kadar Perito Moreno buzuluyla kıyaslanamaz olsa da, burada bizzat yürüyerek doğal yöntemlerle ulaşılan bu yerde sizi bir buzulun karşılaması çok daha etkileyici belki de. Çünkü diğer tarafa araçla ulaşıp, yüzlerce turistle birlikte metal platformların üzerinde yürüyerek bakılabiliyor ancak. Buraya ise 3 saat yürüyüşün ardından ulaşılabiliyor.

Dönüşe başladığımızda bizden başka kimse kalmamış oluyor. Havanın kararmasına yaklaşık 2 saatin kaldığı, ve 3 saatlik yolun olduğu düşünülünce mantıklı olan da bu. “Olsun biz cesur Türkleriz, Patagonya bizden sorulur” diyerek yola çıkıyoruz. Hatta farklı yerler görelim diye başka bir rotadan dönüyoruz. Buralarda kaybolmak kolay değil zaten, yürüyüş parkurları çok belirgin, yol ayrımlarında bilgilendirici tabelalar ve ufak haritalar var. Zaten az biraz doğaya alışkın, yön kavramı iyi biriyseniz hiç problem kalmıyor. Tam kasabamızı yukarıdan gören bir noktaya ulaştığımızda hava kararmış oluyor, süper zamanlama. Burada bir kayanın üzerinde durmuş bir baykuş karşılıyor bizi. Sanki bize hoşgeldin diyor, yanınızdayım merak etmeyin diyerek enerji veriyor. Patagonya’nın masal gibi doğasının oyuncularından sadece birisi.

Hostelin tam teşekküllü mutfağında güzel güzel yemek yapıyoruz. Bu hostelin beni çeken en önemli özelliği olan pufuduk koltuklarda keyif yapıyorum. Patagonya’da bir gün daha böyle sonlanıyor. Yarın itibariyle doğada kamp zamanı…

Engin Kaban

14 Haziran 2010 – Santa Fe

Reklamlar

2 Yanıt to “Cesur Türk Juan”

  1. […] Juan için bakınız: https://rotalatinamerika.wordpress.com/2010/08/11/cesur-turk-juan/ […]

  2. bora said

    ne güzel bir karşılama

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: