Rota Latin Amerika

tek yön biletle başlayan ucu açık bir yolculuk

  • Son Yazılar

  • Kategoriler

  • Arşiv

  • Sayaç

    • 51,833 kişi siteme bakmış. Fena değil...

Archive for the ‘Denemeler’ Category

Kulelere doğru çift W

Posted by Engin Kaban Temmuz 27, 2010

Kulelere doğru çift W

Şili #4: Puerto Natales – Parque Nacional Torres del Paine

89.-91. gün  (23 – 25 Mart)

Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com/enginkaban/PuertoNatales#

O da ne? İçeride biri mi var? E saat daha 8 olmadı ki. Bas gaza, bas bas. Çevir kafayı, görmesin yüzünü… Ooooh, yine becerdik. Bu sefer bize yakışır şekilde daha bir heyecanlı oldu parka girişimiz.

Artık Torres del Paine Milli Parkı’na bayağı hakim durumdayız. Park bizden sorulur bundan sonra. Hatta parka, girişi her sabah 7:45’de olan ve giriş ücreti dahil(!), uygun fiyatlı turlar mı organize etsek diye de düşünmedik değil. Ne yönde ne var, nereden nereye çıkılıyor, guanakoların favori bölgeleri nereler, akbabalar en çok nerede hayvan leşi bulabiliyor çoğu şeyi öğrendik. Elimizdeki detaylı haritadan, günübirlik yapabileceğimiz kalan kısa yürüyüş rotalarına bakıyoruz. Ekipte hala “oraya da tırmanalım, buradan şuraya zıplayalım” diyen bir ben varım. Geri kalanlar “yaa abi çek şuraya arabayı da sıcak sıcak oturup şaraplarımızı içelim, kestirelim accık” modundalar. Göl kenarı bir noktada çekiyorum arabayı. Ben bir tepeye doğru tırmanışa geçerken bizimkiler cam arkasından doğa gözlemlerini sürdürüyorlar.

Bu milli parkta, az sayıda da olsa puma varmış. Parkta bunlarla ilgili çeşitli uyarılar, puma görünce yapmanız gerekenlerin yazılı olduğu tabelalar (çok yapabilecek birşey yok ne yazık ki) mevcut. Biz de günlerdir sürekli “aha puma geliyor” “bu arazi de tam pumalıkmış gerçekten” şeklinde bunun geyiğini yapıyoruz. Bu tek başıma başladığım tepe tırmanışında kafamdan sürekli puma hikayeleri geçiyor. Rotada da benden başka kimse yok. Yukarılarda gördüğüm kayalıklar bana, klasik bir Windows arka planı olan, tüm ihtişamıyla aşağı doğru bakan pumanın üzerinde durduğu kayayı hatırlatıyor nedense. Sanki puma hemen oradan çıkıvercekmiş gibi. Hadi biraz daha, biraz daha derken her ne kadar her metrede manzara bir o kadar güzelleşiyor da olsa bir noktada kendimi durduruyorum belki yersiz yere de olsa pumadan kendimi korkuttuğum için. Burası benim zirvem deyip yanımdaki fıstıkları yiyorum (bildiğimiz tuzlu fıstık, yanlış anlaşılmasın) ve geri dönüşe geçiyorum.

Parkta süren yolculuğumuz boyunca gördüğümüz gökkuşağı sayısının haddi hesabı yok. Her dakika değişen havasıyla, güneşin, yağmurun, rüzgarın hep bir arada yaşandığı bu topraklar için çok sıradan birşey olsa gerek bu renk cümbüşü. Bir sonraki durağımız, benim için milli parkın en güzel yerlerinden biri oluyor. Hayatımda ilk kez buzul görüyorum. Daha uzakta, saatler süren yürüyüşle ulaşılabilen bir büyük buz kütlesinden kopan parçalar gölde yüzüyor. Masmavi rengiyle inanılmaz bir görüntü. Patagonya’nın en meşhur buzulu Perito Moreno’yu görmüş olan çılgın Türkler için burası çok etkileyici gelmiyor, ama benim için bir ilk. Her açıdan bakıp hayran kalıyorum buzula. Bir de üzerinde kutup ayısı olsa tam olacaktı. Ama onun için kuzey yarım küreye gitmek gerekiyor (galiba yeni yolculuklar için kendime mazeret arıyorum). Buzları sıyırarak gelen rüzgar burada ciddi olarak üşütüyor. Öyle hızlı esiyor ki, sahilde montumu paraşüt gibi açarak öne doğru eğiliyorum ve rüzgarın desteğiyle dengede kalıyorum, çok eğlenceli.

Buradan ayrılınca banklarda oturup piknik modunda son istihkaklarımızı yiyoruz Eda’nın yüksek müsadesiyle. Artık dönüş yolunda olduğumuz için istediğimiz şeyi yemekte serbestiz. En son çöplerimizi topladığımız poşeti atacak bir çöp kovası bulamadığım için az ilerideki tuvaletin çöpüne atıyorum. Bunu gören tuvalet görevlisi bana ters ters bağırmaya başlıyor. Diyorum ne oluyor? Atamazsın buraya al o çöpü diyor. Sanki çöpü çöp kovasına değil orta yere attık. Niye diyorum, yok başka çöp ben de ondan buraya attım. Olmaz al diyor. Görevliyle daha fazla papaz olmamak için çöpümü geri alıyorum. Bu anlam veremediğim hareketi, zaman içinde düşününce çözüyorum. Milli parkın kuralları gereği, herkes çöpünü kasabaya geri götürmek zorunda. O nedenle ortalıkta hiç çöp kovası yok. Durum böyle olunca da, bizim tuvalet görevlisi, kendine ek iş çıkmasın istiyor. Bunu bağırıp çağırmak yerine biraz daha düzgün ifade etseydi keşke de sorun yaşamasaydık.

Artık Torres del Paine Milli Parkı’ndan ayrılma zamanı. Torres İspanyolcada kuleler demek oluyor. Bu milli park adını, zirvesine ancak teknik tırmanışla ulaşılabilen meşhur kayalık kulelerden alıyor. Zaten bu kuleler üzerinden gündoğumu fotoğrafı Şili turistik tanıtımlarında çok popüler. Burada 2 meşhur rota var. Bir tanesi, tüm parkın etrafından dolaşan ve yaklaşık 1 hafta süren “Circuit”, diğeri ise 4-5 gün süren, birbirine neredeyse paralel üç vadiye girip çıkma şeklinde olan, dolayısıyla harita üzerindeki izdüşümü W harfine benzeyen “W rotası”. Yapamadığım bu rotalarda inanılmaz aklım kalıyor. Ama yine de, Türk ekibiyle kendi rotalarımızı yaptık, yedik içtik, güldük, eğlendik. Arabayla ulaşabildiğimiz her noktaya, hatta bazılarına ikişer kez, giderek çift W yapmış bile oluyoruz aslında. İlginç bir deneyim oluyor.

Dönüş yolunda herkes ağzı bir karış açık uyuyor. Ekibin en genç üyesi olarak ben hala enerji doluyum. Muhabbet edecek kimse olmadan, dağı taşı izleyerek sürüyorum bütün yolu. Sağ salim kasabamıza varıyoruz başka herhangi bir vukuat yaşamadan. Akşama büyük mangal partisiyle bu güzel üç günden sonra tekrar medeniyete dönüşümüzü kutluyoruz. Etler şaraplar herşeyimiz mevcut her zaman olduğu gibi. Süper muhabbetin ardından Türk ekibiyle, dünyanın başka bir noktasında tekrar karşılaşmak dileğiyle vedalaşıyorum.

Sonraki iki günü “tımarhane” olarak tanımladığım evde, olabileceğim maksimum sakinlikte, metabolizmamı yavaşlatmış bir şekilde geçiriyorum. Gün boyu tembellik yapıyorum, yazı yazıyorum. Bir gecemi, hayatımda yattığım en dar yerlerden birinde geçiriyorum. Ranzanın 2. katı ile tavan arasındaki mesafe yaklaşık 60cm. Üstüne üstlük, ranzaya tırmanmak için herhangi bir aparat yok. Dolayısıyla kafayı tavana çarpmayacak kadar az, yeterince yükselebilecek kadar çok, ve havadayken L şeklini alıp araya girebilmeyi sağlayacak kadar estetik bir sıçrama ile yatağıma yerleşiyorum.

Akşamları da yine dünya mutfaklarından çeşitli yemekler eşliğinde keyifli sohbetler ediyoruz. Bir akşam gaza gelip, bir sürü insanı doyuracak kadar melemen yapmaya kalkışıyorum. Melemeni Güney Amerika’da tanıtma çalışmalarım tüm hızıyla devam ediyor. Ancak bu kadar kişiye melemen yapmanın, sebzeleri ince ince kesme gibi zahmetli işler nedeniyle çok uğraştırıcı bir iş olduğuna karar verince hile yapıp, biraz da patates ekleyip “türlü” moduna soktuğum yemeğim uluslararası katılımcılardan tam not alıyor.

Bu kasabada yapacak birşeyim kalmadığına ve kendimi tekrar hareket etmeye hazır hissettiğimde bir sonraki hedefim El Calafate için otobüs biletimi alıyorum. Asıl meşhur buzulları burada göreceğim için çok heyecanlıyım.

Engin Kaban

1 Haziran 2010 – Buenos Aires

Reklamlar

Posted in Denemeler | Leave a Comment »

Sabah karanlığında akıl arayan tavşanlar

Posted by Engin Kaban Temmuz 25, 2010

Sabah karanlığında akıl arayan tavşanlar

Şili #3: Puerto Natales – Parque Nacional Torres del Paine

87.-88. gün  (21 – 22 Mart)

Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com/enginkaban/PuertoNatales#

Milli parkın giriş ücreti kişi başı 45 lira. Çılgın istihbarat kanallarımızı kullanarak, parkın kapılarından bir tanesinde sabah 8’den önce görevli olmadığını öğreniyoruz. Parkın da kasabaya 2 saat mesafede olduğunu düşününce en geç sabah 6’da yola düşmek farz oluyor.

Akşamdan kalma halimiz, 2,5 saatlik uykumuzla sabah karanlık ve ayazında dört Türk yollardayız. Gündüz vakti bile dakikalarca araç geçmeyen Patagonya yollarında bu saatte bizden başka akıl arayan yok. Arabanın farını ilginç bulan tavşanlar sürekli yola atladığı için tavşanlar arası slalom şeklinde yola devam ediyoruz. Ne yazık ki bir tanesi diğerleri kadar şanslı olmuyor. Çok üzülüyoruz.

Parka yaklaşınca artık daha fazla dayanamayıp ben direksiyona geçiyorum. Araba sürmeyi çok seven benim için hem 4X4, hem otomatik vites yeni bir tecrübe. Hele bir de bunu Patagonya yollarında, tan vakti, neşeli bir Türk ekürisiyle şarkılar türküler eşliğinde yapıyor olmak ayrı bir zevk. İlk bir kaç dur-kalkım sarsıntılı da olsa çabuk alışıyorum. Şoför koltuğuna bir geçiyorum, sonraki 3 gün boyunca bir daha kalkmamak üzere.

Saatlerimiz 07:50’yi gösterirken bize tarif edilen kapıdan milli parka girişimizi yapıyoruz. Arabada bir bayram havası hakim. Ucundan geç kalmış olsaydık, sabahın görmezinde yorgun argın yollara düşmüş olan bizler çok üzülecektik. Böylece giriş parasından karımız, araçsız gelseydik otobüse vereceğimiz parayla da birleşince, araç kirası ve benzine vereceğimiz parayla aynı seviyeye gelmiş oluyor. Konforumuz ise cabası.

Bu erken saatte buralara gelmemizin karşılığını doğa bize fazlasıyla veriyor. İnanılmaz bir gündoğumuyla karşılanıyoruz. Bu uçsuz bucaksız Patagonya topraklarında dağların karlı buzlu yamaçlarının günün ilk ışıklarıyla aydınlanması, bulduğunu sürüklercesine esen rüzgarın masmavi göllerden kaldırdığı sularla oluşan gökkuşağı, karşı tepelerde sabah yürüyüşlerine çıkmış guanako sürüleri… Nereye bakacağımızı, ne yapacağımızı şaşırıyoruz bu eşi benzeri olmayan coğrafyada. Tek kelimeyle büyüleyici. Bu güzel manzaraların eşliğinde göl manzaralı seyir noktamızda Eda bize sabah istihkakımız olan sandviçlerimizi ikram ediyor meyve suyu eşliğinde. Biz üç aç erkek çılgınca yiyeceklere saldırıp herşeyi tüketip son günümüzü aç geçirmemek adına üç günlük yiyecek planlamasını kendisine bıraktığımız için ne verirse onu yemek durumundayız. Ara ara daha güzel yiyecekler için pazarlığa giriyor olsak da sonunda orta yolu buluyoruz bir şekilde.

Torres del Paine Milli Parkı’ndaki yolculuğumuz her birkaç yüz metrede, inanılmaz bir doğa olayı, tuhaf bir hayvan, bir mucize görerek durmamızı gerektiriyor. Buradaki hislerimi anlatmaya ne kelimeler, ne fotoğraflar yeter. Tarif edilemez bir özgürlük, bir sonsuzluk duygusu. Dünya üzerinde böyle yerler, böyle canlılar da olabildiğine dair bir şaşkınlık, bir hayranlık. Tam guanakoları izlerken bir anda yanımızdan uzun kuyruklu bir tilki geçiyor koşar adımlarla. Biraz ileride, sonrasında artık kanıksayacağımız üzere, akbabalar bir leşin üzerinde karınlarını doyuruyorlar. Azimle tırmandığımız kayalık bir tepede ise tüm ihtişamıyla bir kondor bizleri bekliyor. Hayatımda gördüğüm uçan en büyük canlı olan bu hayvanın karizması karşısında ağzım açık kalıyor. Dakikalarca birbirimizi izliyoruz. Sonrasında o dev kanatlarını yavaş yavaş hareket ettirerek bir havalanışı, ve sonsuz gökyüzüne yükselişi var ki hala dün gibi hatırlıyorum.

Buraların rüzgarı da herşeyi gibi çok özel. Hayatımda gördüğüm en şiddetli rüzgara burada mağruz kalıyorum. Bir şelaleye ulaşmak için yaptığımız yürüyüş sırasında yer yer öyle hızlanıyor ki rüzgar, yürümeyi bırakın ayakta durmak bile mümkün olmuyor. Çömelip, büyük kayalardan siper alarak biraz olsun hafiflemesini bekliyoruz bir tarafa kontrolsüzce sürüklenmemek için. Bir de bu ortamlarda sırtta 15 kilo çantayla yürüdüğünüzü düşünün. Dengeyi korumak o zaman iyice zorlaşırdı.

Geceyi parkta geçireceğimiz için kamp yerlerinde incelemelerde bulunuyoruz. Bu bölgedeki herşey gibi kamp ücretleri de fahiş seviyelerde. Bir yerdeki uzay üssü görünümlü çadırlarda kalmanın geceliğinin 150 lira olduğunu öğreniyoruz, üstelik bu ucuz olanları. Sadece kendi çadırınızı koymak için bile ödemeniz gereken rakamlar 30 lira civarında, bu bile çok yüksek. Bizim başından beri planımız arabada uyumaktı. Ancak Milli Park içerisinde belirtilen kamp yerleri dışarısında gecelemek her şekilde yasak. Zaten kaçak girmiş olduğumuz parkta daha fazla kural dışı hareket yapıp sorun yaşamak istemiyoruz. En nihayetinde, milli parkın hemen 3 kilometre dışında, makul ücretli bir kamp yerinin bilgisini alıyoruz. Nasıl olsa ücretsiz giriş yöntemini de biliyoruz diyerek parktan çıkıyoruz akşam karanlığıyla birlikte. Yarım İspanyolcamla pazarlık yapıyorum; arabada uyumak fakat kamp yerinin lojistik desteklerinden faydalanmak koşuluyla uygun bir fiyata bağlıyorum. Ateş yakmamız için odunlar ayağımıza geliyor. Temiz tuvaletimiz var. Rüzgardan ve yağmurdan korunaklı masamızda bir güzel ziyafet çekiyoruz kendimize. Sonrasında herkes tuvalet vs. gibi ihtiyaçlarını tamamladıktan sonra arabanın içinde hem ön hem arka koltukları yatırıp uyku pozisyonu alıyoruz. Malum zor ısıtacağımız arabada biri gece çişe gitmek istese kapıları açıp tekrar üşümeyi kimse göze alamıyor. Tüm kıyafetlerimiz, uyku tulumları, bere, içlik ne varsa giyiyoruz. Ekibin şoförü olmanın dezavantajını burada çekiyorum, direksiyon simidi uyku konforumu olumsuz etkiliyor. Olsun.

Sabah 7:00’de, arabadan hiç inmeden direk uyku pozisyonunda hareket ediyoruz. Uyku tulumundan sadece benim çıkmam gerekiyor (malum tulumun içindeki ayaklarımla pedalları kontrol etmem zor olabilir). Kamptan çıkmak istediğimizde bizi bir sürpriz bekliyor, giriş kapısı kilitlenmiş. Bizden başka kimsenin kalmadığı kamp yerinde korna çalmak, sağa sola bakınmak bir görevli bulmamıza yardımcı olmuyor. Araziden kaçak giriş çıkışı önlemek adına kapının etrafına da hendek kazılmış durumda. Feneri alıp hendeği incelemeye gidiyorum. Efe’yi de destek birimi olarak görevlendiriyorum araçtan inip muavinlik yapması için. 4X4 aracımız var, bir işe yarasın deyip, arazi vitesine takıp, paldır küldür aracı hendekten geçiriyorum. Ben çok eğleniyorum ama epey bir sarsılan aracın içerisinde kafasını gözünü sağa sola vuran arkadakiler bana küfrediyorlar.

2 dakika içinde parkın kapısındayız. Ama bu kapı, dün giriş yaptığımız kapı değil ve saat 8’den çok önce olmasına rağmen içeride görevliler var. Farlarımızı içeri vurdura vurdura dibine kadar gidiyoruz. Durup bir durum değerlendirmesi yapıyoruz. Sonra geri vites, bir U dönüşü, ve uzaklaşıyoruz. Belki yetişiriz umuduyla diğer kapıya yöneliyoruz. Sabah serinliğinde tam gaz sürüyorum çukurlar, koca koca taşlarla dolu toprak yolda. Ama tabi, adı göl de olsa bir deniz büyüklüğündeki devasa su kütlesinin etrafından dolanmamız gerekiyor, ve bunun tamamının 2 saate yakın süreceğini görüyoruz. Diğer kapıya yetişmemiz mümkün değil. Vites küçülterek yola devam.

Parka giremesek bile etrafından dolanan yol ve doğası da bir o kadar etkileyici. Benzin seviyemiz de azalıyor, bir yandan onun hesabını yapıyoruz. Eğer ki benzin almadan yola devam edersek, bir gün daha parkın içinde dolanma ve kasabaya geri dönüş imkansız gibi gözüküyor. Malum bu topraklarda ha deyince benzinci bulunmuyor. 150 kilometre boyunca ancak bir tane olabiliyor. Yol üzerinde yerel halktan stratejik bilgiler alıyoruz. En yakın benzinciyi tarif ediyorlar (ki o bile yakın falan değil), ve oradaki fiyatların kasabadakine göre ciddi daha pahalı olduğunu öğreniyoruz. Zaten benim dışımda herkes “kasabaya dönüp sıcak sıcak yayalım” moduna girdiğinden dönüşe geçiyoruz.

Yolda sapak olan bir tabelada yazan yere gidelim bakalım neymiş diyoruz. Kilometrelerce gittikten sonra ulaşıyoruz. Bir köy. Köye giriş tabelasıyla köyden çıkış tabelasının arası 50 metre ya var ya yok. Biraz ufak bir yerleşim yeri anlaşılan. Birkaç ev var ama herhangi bir yaşam belirtisi göremiyoruz. Sanki uzun zamanlardır kimseler uğramamış buraya gibi bir havası var. Patagonya’yı bundan çok seviyorum işte ben.

Puerto Natales’de kendimizi attığımız kafede birkaç saat geçiriyoruz. Sıcak sıcak, pufuduk koltuklar iyi geliyor herkese. Arabaya döndüğümüzde marş basmıyor. Neden? Gündüz bile farların açık olmasının zorunlu olduğu bu memlekette, hele bir de yabancısı olduğum bir araç olduğundan biz kafedeyken aracımız sokağı aydınlatmaya devam etmiş, akü bitmiş. Haydi bakalım. Geçen arabaları durdurup, akülerinden aktarma yapabileceğimiz kablo soruyoruz, kimsede kablo falan yok. Ben bir oto tamircisine gidip, oradaki bir adamın arabasıyla kabloyla birlikte geri dönüyorum olay mahaline. Bu sırada Tansu da başka birini bulmuş getirmiş. Puerto Natales halkı Türklerin arabası için seferber oluyor. Uzun uğraşlar sonunda aracımız çalışıyor. Mutluyuz, huzurluyuz.

Akşam tüm çılgın Türkler, benim iki önceki gece de kaldığım Couchsurfing’den ailenin evine geliyoruz. Geceyi burada geçirip, ertesi sabahın köründe tekrar yola çıkacağız parka doğru. Bu noktada evden biraz bahsetmek gerekiyor. Bugüne kadar birçok ülkede sayısız eve misafir oldum. Nice insanlar gördüm. Ama bu ev ve burada yaşananlar bir başka. Benim deyimimle “tımarhane”, Efe’nin deyimiyle “Adams ailesi”. Evde temelde üç çocuk ve ebeveynleri yaşıyor. Ancak misafir ağırlama konusunu öyle bir abartmışlar ki, hep birlikte kaldığımız bu gece toplam misafir sayısı yirminin üzerinde. Evde birçok oda var, her odada birkaç kişi kalabiliyor. Biz 4 Türk, dan diye çıkıp geldiğimiz için odalar dolu, bize de oturma odasındaki kanepeler ve yer kalıyor. Zaten tüm kanepe, koltuklar da kapanın elinde kalıyor. Yerler uyku tulumlarıyla matlarının üzerinde uyuyanlarla dolu. Ev, kapasitesinin sınırlarını aşırı zorluyor yani.

Bunları da geçtim; evin küçük kızı yüzünüze bakıp bakıp anlamsızca gülmeye başlayabiliyor veya durduk yere saçınızı çekebiliyor. Küçük oğlu elinde kartlara yazılmış, Şili bilgisi de gerektiren genel kültür sorularını İspanyolca size yöneltip ısrarla cevaplamanızı isteyebiliyor her ne kadar İspanyolca’nızın iyi olmadığını biliyor da olsa. İlginçtir ki birkaç soruyu anlamakla kalmıyor, doğru cevabı bile biliyorum. Sabahın 5’inde uyandığınızda, mutfakta bir ocağın, üzerinde herhangi birşey olmamasına rağmen alev alev yanması, ve bununla ilgilenen kimse olmamasına bir anlam veremiyorsunuz. Veya evin annesinin tüm gece boyunca salondaki sandalyede uyumadan öylece oturması. Bir yandan “aile restoranı” gibi işletilmeye çalışan mekana sabahın altısında “akşamcıların” demlenmeye devam etmek için girmeye çalışması. Çocuklar gelip kulağınıza kulağınıza blokflüt çalması. Tüm bunlar yetmezmiş gibi üç ayaklı şirin köpeklerinin dört tane daha yavru doğurması evde daha da bir bayram havası yaratıyor. Bu yazdıklarım tek başına anlamsız gelebilir, ancak bunca ve daha fazla alakasız olayın paralel bir şekilde sürekli devam ettiği, her köşesi ayrı bir hikaye dolu, içinde sürekli bir devinim olan bir ev düşünün. Burada uzun süre kalırsam delirmeye başlayacağımı tahmin ediyorum.

Evin güzel taraflarından bir tanesi, her akşam toplu yemek yenmesi. Bu demek oluyor ki, o gün gönüllü olan birkaç kişi, tercihen kendi ülkelerinden, herkese yetecek kadar yemek yapıyor. Diğer kişiler ise şarap, meyve suyu, meyve gibi ürünlerle sofrayı destekliyor. Tembelliği tercih edenler ise ailenin “katkı kumbarası”na gönlünden ne koparsa atıyor, veya gecenin sonunda bulaşıkları yıkıyor. Çeşitli milletten 20 kişinin upuzun bir sofrada güle oynaya ve çatlayasıya yemek yemesi son derece keyifli. Biz de kamp için aldığımız erzaklardan bir kısmını karıştırarak doğaçlama yaptığımız yemekleri “Geleneksel Türk mutfağı” adı altında sunuyoruz. Herkes mutlu oluyor.

Saatlerini yine 5:30’a kurup yanlarında yanan sobanın sıcaklığıyla uykuya dalıyor çılgın Türkler. Çünkü yarın onlar için Patagonya’da yeni bir gün, yeni maceralar demek…

Engin Kaban

30 Mayıs 2010 – Buenos Aires

Posted in Denemeler | 2 Comments »

Patagonya’da 7 El Turco

Posted by Engin Kaban Temmuz 6, 2010

Patagonya’da 7 El Turco

Şili #2: Puerto Natales

86. gün  (20 Mart)

Kendi dilimde konuşmayı, geyik muhabbetini özlemişim. Bir, üç, beş derken sonunda yedi Türk biraraya geliyoruz dünyanın bir ucunda. Hepimizi rüzgar öyle veya böyle atmış Patagonya’nın dibine. Ne yapıyoruz buralarda belli değil; aklı başında bir Allahın kulu çıksa da açıklasa keşke.

Şili’nin Puerto Natales kasabasındayım. Buranın önemi, yakınındaki Torres del Paine Milli Parkı’ndan geliyor. Bu milli park her yıl dünyanın dört bir yanından doğa tutkunlarını mıknatıs gibi kendine çekiyor. Dünyanın en meşhur yürüyüş parkurlarından biri olarak biliniyor. Şili’nin turizminde önemli bir yeri olan, ve dolayısıyla da inanılmaz pahalı olan bir bölge.

Punta Arenas’dan otobüsle bir Cumartesi günü geçiyorum Puerto Natales’e. Sırtçantalılar Grubu’ndan (http://www.sirtcantalilar.com/) irtibatta olduğum, Güney Amerika yolculuğunda olan Eda – Tansu çifti (http://zoodayolda.blogspot.com/) ve Dünya turunun Güney Amerika ayağında onlara katılan yakın arkadaşları Efe (http://ezberbozanefe.blogspot.com/) ile haberleşerek burada buluşuyoruz. Onlar birkaç gün önce geldiklerinden kasabanın muhtarlığına soyunacak kıvamdalar zaten. Özellikle mahallenin kasabıyla kurdukları yakın bağlar sayesinde esnaftan iyi destek alacaklarına eminim; bu konuya ileride detaylı değineceğim. Puerto Natales’de birkaç yıldır rehberlik yapan Cem ise bana geçtiğimiz haftalarda mesaj atmıştı bir e-posta grubunda yazımı görüp, onunla da buluşuyoruz. İlerleyen saatlerde sayımız daha da artıyor.

Doğa, dağ-taş hastası bir insan olarak esasen ben burada milli parkta 5 ila 10 gün arası süren kamplı ve bol yürüyüşlü rotaları yapmayı planlıyordum. Parkurlarla ilgili birçok teknik bilginin anlatıldığı, her gün tekrarlanan 1 saatlik sunuma Türk tayfası, ve Couchsurfing’den tanıdığımız birkaç kişiyle birlikte katılıyoruz. Nihayetinde, elimdeki malzemelerle bu parkuru yapamayacağıma karar veriyorum. En basitinden benim yazlık çadır ve seyahat tulumu, buranın çetin şartları için yeterli değil. Her ne kadar Patagonya’da diğer bölgelerde bu malzemelerle kamp yapmış da olsam, burada zorlamamam gerektiği aşikar. Birkaç eksik malzemem daha var tabii ki. Bu kasabada, fiyatları oldukça yüksek de olsa, her türlü malzemeyi kiralamak mümkün esasen. İşte bu noktada büyük bir ikilemin içine düşüyorum. Bir alternatif malzeme kiralayıp, oradaki diğer yabancılarla ekip olup inanılmaz bir doğada günlerce sürecek çetin bir maceraya atlamak var. Diğer tarafta ise, sadece 1 saat önce tanıştığım ama çok kafa insanlar olduklarını daha ilk anda anladığım Eda-Tansu-Efe ile araba kiralayıp, huzur ve rahat içinde güle oynaya milli parkta dolanmak. Veeee, rahatı eğlenceyi muhabbeti seçiyorum.

İlk başta çadır kiralama planları yaparken şimdi “Rent A Car” dükkanlarını tek tek dolaşırken buluyorum kendimi. Dört Türk bir araya gelmiş, “bu güzel ortamın minimum masraf maksimum konforla nasıl tadını çıkarırız”ın sınırlarını zorluyoruz. Tüm alakalı dükkanları dolaşıp, piyasayı iyice yoklayıp, en nihayetinde kıyasıya pazarlıkların ardından, hala nasıl olduğunu anlayamadığımız uygun bir fiyata Nissan 4X4 aracımızı kiralıyoruz normal binek araçlardan bile daha ucuza. 5 kapılısına paramız yetmediği için 3 kapılı ufak modeli alıyoruz. Aslında 2 gün kiralayacaktık ama Türk ekibini galeyana getirip (evet burada açıklıyorum, benim gazımla oldu) 3 günlüğüne kiralıyoruz arabayı.

Sonraki hedefimiz süpermarket oluyor. Sırtçantasıyla dolandığımızda ağırlık optimizasyonu nedeniyle gramın hesabını yapan bizler, nasıl olsa altımızda araba var diyerek ne bulursak alıyoruz. Koca bir alışveriş arabası tepeleme doluyor. 6 litre şarabımız, çerezimiz, 48 adet sandviçimiz, bilimum ıvır zıvır yiyeceğimizle sportiflikten uzak, daha çok keyif-muhabbet faaliyetine gider durumdayız. Akşam için aldığımız patateslerden, etlerden falan hiç söz etmiyorum şimdilik.

Şen şakrak, bağıra çağıra yaptığımız çılgın süpermarket alışverişi sırasında bıcır bıcır bir bayanın yanımıza yaklaşıp “aaa Türkçe konuşuyorsunuz???” demesiyle sayımız bir daha artıyor. Gel diyoruz gel, sen de katıl kulübe. Gülcan da aylardır Güney Amerika yollarını kateden çılgın Türklerden diğer bir tanesi (http://atlasname.blogspot.com/). Akşam gideceğimiz bara onu da çağırıyoruz.

Her yerimizden poşetler sarkar şekilde marketten arabamıza varıyoruz. Efe açıyor bagajı, yerleştiriyoruz herşeyi ve kapatıyoruz. Sonra bineceğiz, ama binemiyoruz. Çünkü anahtar kapıyı açmıyor. Bir daha deniyoruz, olmuyor. Ama, ama, bu bizim araba değil ki!!! Bir anda başımızdan kaynar sular dökülüyor, diğer taraftan da gülmekten yarılıyoruz. Toplam değeri 140 lirayı geçen malzemelerin maddi değerine mi yanalım, şaraplara, mangal hayallerine mi bilemiyoruz. Onca yiyecek içeceği başka birinin aracına koyup üzerine bagajı kapatmış durumdayız. İnanılır gibi değil. Araç bizimkinin aynısı, sadece farklı renkte olanı. Bizimkisi 10 metre ileride duruyor. Durum böyle olunca, o heyecanla kimse rengi falan görmüyor. Anahtar da bagajı bir şekilde açıyor, ama şimdi tekrardan zorlamaya korkuyoruz.

Hemen aracı kiraladığımız abiye koşup durumu anlatıyoruz. Neyse ki, büyük bir şans eseri, araç onun aracı çıkıyor. Bagajı açıp yiyeceklerimizle bizi tekrar buluşturuyor. “Gençler aman dikkat edin, böyle olmaz bu işler” diyerek bizden kıllandığını da ima ediyor inceden. Adam haklı. Henüz kasabanın merkezindeyiz, dakika bir gol bir. Daha bu araçla dağlar aşacağız…

Akşam bizimkilerin kaldığı hostele gidiyorum mangal muhabbetine. Hostelin sahibini de kafalamışlar zaten, onun deyimiyle “Türk mafyası”na dahil olmuş kendisi de. Hep birlikte arka bahçede cazır cuzur et yapıyoruz. Yanında şarap, salata, köz patates. “Hayat bize güzel valla” diyerek tokuşturuyoruz kadehlerimizi serin Patagonya gecesinde. Azimle mutfaktan şarap kadehleri bularak herkesi su bardağından kurtarmam, Türk camialarında “ooo Fransız mösyö Engin” yorumlarına neden oluyor. Keyif benim değil mi, şarap dediğin ince kadehten içilmeli. Benim için keyif söz konusu oldu mu akan sular durur.

Et konusunda Efe ve Tansu’nun Şili ve Arjantin’de gözü dönmüş durumda, ben bunu anlıyorum. Sokaklarındaki kasap çalışanlarıyla kanka olmuşlar zaten, her gün mangal her gün mangal. Kasabın girişinde bir ziyaretçi defteri olduğu gözüme çarpıyor. Kasap değil güzel sanatlar müzesi sanki, ziyaretçi defteri ne alakaysa. Zaten son yazının tarihinin yaklaşık 1 yıl öncesi olduğunu farkediyoruz. Ama tabi biz Türkler olarak bu deftere de Patagonya’nın etleri hakkındaki izlenimlerimizi aktarmadan geçmiyoruz. Bizim kahkahalar arasındaki et alışverişimiz sırasında kasap çalışanlarının tuhaf bakışları hala gözümün önünde.

Türk ekibiyle bu güzel muhabbetimizi gecenin ilerleyen saatlerinde kasabanın gece hayatında devam ettiriyoruz. Kasabanın gece hayatı dediğim de toplam mevcut 2-3 bardan birine gitmek anlamına geliyor. Herkesin ya 10 gündür dağda kamp yapıp geri geldiği için yorgun bitkin olduğu, ya da ertesi gün sabahın köründe dağa gideceği için erken yatıp enerji toplamayı planladığı bu kasabada birşey düşünmeden çılgınca eğlenen, zevk sefa peşinde olan bi biz Türkler varız zannedersem. Buranın yerlisi Cem’in doğumgününü kutluyoruz. Serkan ve Gülcan’ın da katılımıyla sayımız tam yedi oluyor. Patagonya’da 7 El Turco.

Gece 2:30’da bardan ayrılıyoruz. Sabah 5:30’da kalkıp 6’da yola çıkacağız ayılabilirsek. Bekle bizi Torres del Paine. Türkler geliyor…

Engin Kaban

29 Mayıs  2010 – Buenos Aires

Posted in Denemeler | 4 Comments »

Hayalimdeki yolculuğun ilk 6 ayı

Posted by Engin Kaban Haziran 24, 2010

Hayalimdeki yolculuğun ilk 6 ayı

Dubai’den 15 saatlik bir uçak yolculuğunun ardından 24 Aralk 2009 gecesi Sao Paulo’ya vardım. Bu benim ilk okyanus aşırı uçuşum olduğu için çok heyecanlıydım. Emirates havayolları ile uçtum. Son derece konforlu bir uçuştu ve servis mükemmeldi. Bazı yemekler o kadar lezzetliydi ki hemen hemen tüm menüyü ikişer tur yedim. Bir 15 saat daha uçmamız lazım deseler kesinlikle şikayetçi olmazdım. Brezilya’ya varışımdan sonra herhangi bir jetlag durumu da yaşamadım, gayet iyiydi herşey. Sanrım düzensiz uyumaya alışkın olan vücudum bunu hafif gördü ve tepki vermedi. Sao Paulo’ya inişimin ardından direkt otobüsle Rio de Janeiro’ya geçtim….

Latin Amerika yolculuğu notlarım bu şekilde başlamıştı. 24 Aralık 2009 gecesi Brezilya’nın Sao Paulo şehrine inen bir uçakla. Ve bugün 24 Haziran 2010. Paraguay’ın sınır şehri Ciudad del Este’deyim. Tam olarak 6 ay sonrasında.

Ne oldu 6 ay boyunca, ne değişti? Şüphesiz birçok değişik yer gördüm. Yüzlerce insanla tanıştım. İnanılmaz doğa olaylarına tanık oldum. İspanyolcamı hiç konuşamaz durumdan günlük işlerimi halledebilir, hatta taksi şoförleriyle geyik muhabbeti yapabilir seviyeye getirdim. Zaten yüksek derecede olan kendime güvenim inanılmaz derecede arttı. Çeşitli tehlikeli, riskli ortamlarda bulundum, nasıl mücadele edilmesi gerektiği ile ilgili biraz daha tecrübe kazandım. Brezilya’nın sıcak plajlarından Patagonya’nın karlı buzlu dağlarına kadar 4 mevsim yaşadım. Gördüğüm ülke sayısı 5 daha arttı. Çoğunluğu Güney Amerikalı olmak üzere dünyanın çeşitli milletlerinden birçok dost edindim. Günler süren otobüs yolculukları yaptım. Sayısız insanın evine konuk oldum. Çok mutlu olduğum ve canımın çok sıkkın olduğu günler oldu. Birçok değişik yerel yiyecek ve içecek denedim. Yolculuğumla ilgili onlarca sayfa yazı yazdım.

Brezilya sahillerinde okyanus dalgalarıyla boğuştum. Rio de Janeiro’da 3 milyon kişiyle plajda yılbaşını kutladım. Uruguay’da kapkaççıların saldırısına uğradım. Montevideo karnavalında tangalı kızlarla dans ettim. Patagonya’da penguen, deniz fili, guanako gibi bilimum tuhaf hayvanı doğal yaşamlarında ziyaret ettim. Yazlık çadırımla kış koşullarında kamp yaptım. “Dünyanın sonu”nu gördüm. Devasa buzullar karşısında şaştım kaldım. Patagonya’nın ıssız yollarında otostopla uzun yollar katettim. Şili’de “deniz ürünleri” kavramının ne demek olduğunu anladım. Santiago’da 1 Mayıs eylemlerine katıldım. Buenos Aires’de Arjantin’in 200. bağımsızlık yılı kutlamalarında 1,5 milyon insanla birlikte konserleri izledim. Arjantin’in lüks lokantalarında meşhur etleri ve şaraplarıyla mide travması geçirene kadar yedim içtim. Brezilya – Paraguay sınırını oluşturan kaotik köprüyü 2 defa yürüyerek geçtim. Dünyanın en büyük hidroelektrik santrali olan Itaipu barajını ziyaret ettim. Paraguay’da pompalı tüfekli güvenlik görevlileriyle korunan dükkanlardan alışveriş yaptım. Dünyanın en büyüklerinden olan Iguazu şelalerini hem Arjantin hem Brezilya tarafından gördüm. 1 gün içerisinde 3 ülkede bulundum. Hayatımda ilk kez canlı olarak bir rugby maçını dünya gençler kupası dahilinde izleme şansı buldum. Gittiğim tüm büyük şehirlerde gece hayatına aktım, sabahlara kadar barları klüpleri dolaştım. Dünya kupası maçlarını bulunduğum ülkelerin fanatik taraftarlarıyla bağıra çağıra izledim.

Kısacası, hayallerimi yaşadım, ve yaşamaya devam ediyorum…

6 ay nasıl geçti gerçekten anlamadım. O kadar dolu dolu ve farklıydı ki, her yeni gün yeni bir heyecandı. Bu heyecan seviyesini sürekli yüksek tutabilmek için elimden geleni yapıyorum. “Ne kadar gezeceksin?” diye soranlara, bir cevap verme ihtiyacı duyduğumdan “kabaca 1 sene” dedim hep, ve hala öyle diyorum. Eee, o zaman kabaca yolculuğun yarısına mı geldim ben şimdi? Bilemiyorum. Zaman gösterecek.

Bu 6 aylık zaman diliminin istatistiki bilgileri çok yakında gelecek. Hesaplamaya devam ediyorum…

Engin Kaban

24 Haziran 2010 – Ciudad del Este

Posted in Denemeler | 6 Comments »

Devam

Posted by Engin Kaban Haziran 9, 2010

Devam

Hala bu yaptığımı tatil zannedenler var. Hayır. Bu bir yolculuk. Her gün düşünmem, üzerinde çalışmam, birşeyleri planlamam gereken, kendi içerisinde inişleri çıkışları olan bir süreç. Kendimle yüzleştiğim, birtakım tehlikelerin içinde olduğum, çoğu zaman da tek başıma mücadele verdiğim bir macera.

Benim gözümde “tatil”, rezervasyonunuzu yaptığınız otele yerleşip, elinizde kokteylinizle hiçbir şey düşünme planlama derdiniz olmadan plajda yan gelip yatmaktır. Kafanız boşalır, rahatlarsınız, deriniz bronzlaşır ve daha önceden belirlenmiş süresi bitince geri dönersiniz. Belirsizlikler yoktur tatilde. Herşey rahatınız için net bir şekilde planlıdır, ve siz buna uyarsınız sadece.

Benim yaptığım ise tehlikeleri, zorlukları, yalnızlıklarıyla beraber bir yolculuk. Latin Amerika’ya değil, kendime olan bir yolculuk. İşte zaten o nedenle ne ne zaman biteceği belli, ne nerede biteceği. Önceden hiçbir detayının bilinmediği, herşeyin anlık kararlarım veya kontrolüm dışında gelişen olaylara göre şekillendiği bir serüven. Çevremde sürekli değişen coğrafya aslında bu yolculuğun sadece ufak bir boyutu. Değişen ve gelişen düşüncelerimin yanında önemsiz bir olgu belki de. Yolculukta kimse sizin için birşey planlamamıştır. Değişkenleri o kadar fazladır ki bazen işler içinden çıkılmaz bir hal alır. Ve bunlarla boğuşurken tek yardımcınız sağduyunuzdur. İkinci bir kişi yoktur. Çünkü herkes yabancıdır çevrenizde.

Çok geniş düşünüldüğünde sahip olduğum yaşam standartlarım dolayısıyla dünya üzerindeki birçok kişiden daha iyi durumda olduğum doğru; ancak şu satırları okuyan kimseden daha şanslı olduğumu da düşünmüyorum. Dışarıdan her şeyi pespembe görüp “şanslı” olduğumu düşünenlere neden benim yaptığımı yapmadıklarını sorarım samimi bir şekilde, yanlış anlaşılmamayı ümit ederek. Ve tekrar ederim ki bu “şans” değil, sadece bir “tercih”dir. Hayatı nasıl yaşamak istediğime dair almış olduğum bir karar sadece.

Ben birşeyden kaçarak çıkmadım yola. Birşeyleri bırakarak çıktım. Gayet güzel bir yaşamım vardı yolculuğa başlamadan önce. Her yönden herşey dört dörtlüktü kendi küçük dünyamda. Eee o zaman neden öyle devam etmedim? Neden hayatı akışına bırakıp tüm yaşamımı bu şekilde huzur içinde sürdürmeyi seçmedim? Çünkü içimde bir dürtü vardı karşı koyamayacağım kadar kuvvetli olan. Bana sadece tek bir yaşamım olduğunu söyleyen. Hayatın sürekli tekrar ederek yaşanamayacak kadar kısa ve özel olduğunu bana hatırlatan. Beni “kolay” olan sistemden dışarı atıp “zor” olan bilinmezliğe sürükleyen. İşte bu kuvvet beni yollara düşürdü. Diğer bir deyişle rahat battı bana.

Zorlukları vardır dedim bu yolculuğun. O gün nerede kalacağımı düşünmek zorundayım, çünkü kendi evim yok. Misafir olduğum evlerde, veya kaldığım hostellerde her ne kadar sıcak bir ortam da olsa o mekan aslında bana ait bir yer değil asla. Ben orada bir yabancıyım. Gelip geçiciyim.

Çevremdeki insanlar birkaç saat veya en fazla birkaç gün öncesinde tanıştıklarım sadece. Gerçek dostlarım, arkadaşlarım, ailem değil hiçbirisi. Bugün var yarın yoklar. Ben ise yola devam ediyorum, etmek zorundayım.

Her ne kadar esnek ve ucu açık bırakıyor da olsam, kabaca da olsa ertesi gün, hafta nerelerde olacağımı düşünmek ve araştırmak zorundayım. Bu da son derece hızlı temponun içinde çok da kolay değil. Yoğun bir internet kullanımı, kontak kurma ve planlama gerektiriyor.

Hele bir de ayrılık vardır yolculuğun başlangıcında. Tercihler yapılır ve yola çıkılır. Dışarıdan çok kolay gözüküyor olabilir, ama asla değil. Sürekli kafanızın bir kenarı bir şeylerle meşgul olmayı sürdürür. Özellikle de geride sevdiklerinizi bırakıyorsanız.

Diğer taraftan devamlı çeşitli projeler işgal ediyor zihnimi. Bir yandan bu yolculuk sırasında somut birşeyler ortaya koyabilmek var kafamda. Diğer taraftan yolculuğumla alakalı olarak döndüğümde hayata geçireceklerim. Ayrıca üzerinde ciddi olarak çalıştığımız “Sırtçantalılar Grubu” var. Dolayısıyla sürekli geziyor havasında olsam bile aslında sık sık saatlerce bilgisayar başında geçirip birşeyler üretmeye çalışıyorum. En basitinden bu siteye yazdığım ve sizlerin 5 dakika içerisinde okuduğunuz her yazı için kaç saat harcadığımı, okuyup okuyup üzerinde ince değişiklikler yaptığımı, ne kadar özen gösterdiğimi sadece ben bilirim.

Aylar geçer, işler iyice zorlaşmaya başlar. Belki ilk günkü heyecanın ve enerjinin kalmamış olmasından, belki artık yeni insanlarla tanışmakta doyum noktasına ulaşılmış olmasından, belki de özlem duyulan şeylerin artması ve güçlenmesi nedeniyle yolculuk daha da zorlaşır. Belki de bir dönüm noktasıdır bu. “Tamam mı, devam mı?” sorusunun cevap bulması gereken nokta. Ben bu noktaya 5,5 ayın sonunda geldim, ve “devam” dedim.

Ne kadar daha “devam” demeyi sürdüreceğim bilmiyorum, ama şimdilik “devam”.

Bu yazdıklarıma çoğu kişinin gülüp geçtiğini, ve gerçekten ne demek istediğimi anlayamadığını adım gibi biliyorum. Biliyorum çünkü, bu yolculuğa başlamadan önce ben de anlayamıyormuşum aslında. Tanıştığım veya evimde ağırladığım aylardır veya yıllardır yollarda olan gezginlerin neden hergün gezmek yerine dinlenmeyi tercih ettiklerini, neden günlerce evde öylece oturduğunu, neden kafalarının karışık olduğunu, neden durup dururken ağlamaya başladıklarını, neden bir Cumartesi akşamı ilk kez bulundukları bir şehirde dışarı çıkmak istemeyebildiklerini, neden geride bıraktıklarının onları derin derin düşündürdüğünü, nereye gittiklerini, ne yaptıklarını, yaşamdan ne beklediklerini, hayallerini, neden yolda olduklarını… Tüm bunları anladığımı sanırken hiçbirşeyi anlayamıyormuşum meğer. Şimdi anlıyorum.

Bu özel yazımı, özellikle beni anlayabilen azınlığa ithaf ediyorum. Onlar kendilerini biliyorlar…

Engin Kaban

5 Haziran 2010 – Rosario

Posted in Denemeler | 16 Comments »

Mezarlıkta statü farkı

Posted by Engin Kaban Mayıs 27, 2010

Mezarlıkta statü farkı

Şili #1: Punta Arenas

78.-85. gün  (12 – 19 Mart)

Sabah karanlığında “dünyanın sonu” Ushuaia’dan başladığım yolculuk tüm gün sürüyor. Bir feribot geçişi, Arjantin-Şili sınır kontrolü, ve birkaç yüz kilometresi toprak yolda hoplaya zıplaya devam eden 13,5 saatlik bir devinim. Uzun gibi gözükse de aslında orta seviyede bir yolculuk artık bu benim için. Güney Amerika’nın, ve özellikle de Patagonya’nın bitmek tükenmek bilmeyen yollarına alıştıktan sonra 10 saatin altını “kısa” 10-15 saat arasını ise “orta uzunlukta” olarak algılıyor bünyem. 3-5 saatlik yolculukların ise lafı bile olmaz.

Şili’nin ve aynı zamanda dünyanın en güney “şehri” olan Punta Arenas’a akşam saatlerinde varıyoruz. Meydanda yürürken Giovanna bir anda, Ushuaia’da milli parkta otostopla bizi alan Punta Arenas’lı adamların çalıştığı şirketi hatırlıyor. İş yerleri tam karşımızda. İçeri girip soruyoruz, ve bir tanesi çıkıp geliyor. Bu kadar şans olur. Ofisinde oturup, internet ve telefonları kullanarak uzun uğraşlar sonucunda, Couchsurfing’den evinde kalacağımız fakat telefon numarasını ve adresini bilmediğimiz, sadece ismini bildiğimiz kişiye ulaşmayı başarıyoruz.

Ev sahibimiz Leonardo. 10  yaşlarındaki oğlu Vicente ile birlikte yaşıyor, eşi Santiago’da. Sonraki günlerde de göreceğim üzere süper bir insan. Ahşap, iki katlı şirin bir evi var. Bizi ilk günden, geceleri evin sallandığı konusunda uyarıyor ve korkmamamızı söylüyor. Deprem değil rüzgar nedeniyle sallanıyor diyor. Gerçekten de doğru. Punta Arenas rüzgarıyla meşhur. Arabaların kapısını açar açmaz ters rüzgar alıp kırılması çok yaygın birşeymiş, herkes çok dikkatle açıyor kapıları; biz de öyle yapıyoruz. Arada yağan yağmurla da birleşince dışarıdaki hava iyice sevimsiz bir hal alıyor.

İlk akşam evin bitişiğindeki büfeye gidiyoruz. Menüyü elime aldığımda hiçbirşey anlamıyorum. Tam alışmıştım Arjantin’de neyin ne olduğuna, menülerdeki herşeyi öğrenmiştim. Orada da İspanyolca konuşuluyor burada da, ama yiyecek isimleri ciddi anlamda değişiyor. Yeni baştan herşeyi öğrenmem gerekiyor ve tek tek “bu ne? şu ne?” diye sormaya başlıyorum. Sonuçta avokado (buradaki adıyla palta) soslu sosisli sandviçte karar kılıyorum. “Sandviçin içinde avokadonun ne işi var?” diye başlayan şaşkınlığım, sonraki günlerde avokado bağımlısı olmamla devam ediyor. Şili’de avokado çok yaygın ve oldukça ucuz. Markette kilosu 1,8 lira civarında. Türkiye’de tropikal meyve statüsünde olan ve çok da iyi kalitede olmayanlarının tanesini ancak bu fiyata alabileceğim bu meyvenin burada cennetine düşmüş olduğum için çıldırıyorum. Leonardo’dan avokado salatası yapmayı öğreniyorum ve Punta Arenas günlerimin temel besin maddesi avokado oluyor. Pişirmek için birşeyler alayım diye gittiğim marketten, sadece 2 kilo avokadoyla mutlu bir şekilde eve geri dönüyorum çoğu zaman.

Giovanna’nın acil olarak ülkesine dönmesi gerektiğinden 2 gün içinde ayrılması gerekiyor. Son akşam birlikte bir açık büfe restorana gidiyoruz. Sabit ve makul bir ücret ödeyerek her türlü soğuk, sıcak yiyecekler, çeşit çeşit etler ve tatlılardan yemek mümkün. Çevremizdeki masalardaki insanlar sürekli değişmesine rağmen sadece restoran çalışanları ve biz sabit kalıyoruz. En son kapanmasına yakın biz istemeden masamıza gelen hesap ile kibarca kovuluyoruz. Zaten artık daha fazla yiyecek halimiz kalmamıştı; yediklerimizi biraz olsun yakmak için eve yürüyerek dönüyoruz.

Punta Arenas esasen çok turistik bir yer değil ve fazla bir olayı yok. Temel ziyaret edilesi yerleri 2 saat mesafedeki penguen kolonisi (yeterince penguen gördüğüm için pas geçiyorum), duty free alanı ve şehir mezarlığı. “Zona Franca” olarak bilinen alan, vergiden muaf statüde çeşitli ürünleri satın alabileceğiniz dükkan ve büyük marketlerin bulunduğu bir bölge. Gözlemlediğim kadarıyla Patagonya’da elektronik veya doğa sporları malzemeleri almak için alışveriş yapılası tek ucuz yer. Ucuz da olsa, bir ihtiyacım olmadığı ve artık daha fazla birşey taşıyabilecek kapasitem kalmadığı için sadece gezmekle yetiniyorum.

Şehrin diğer turist atraksiyonunun mezarlık olması önce bana çok ilginç geliyor. Neden bir şehre gelen yabancılar mezarlığa gitsin ki? Turist bürosunun broşürlerinde bile mezarlığın reklamı yapılıyor. Herhalde “şehrimizin gösterecek birşeyi yok, bari turistleri mezarlığa yönlendirip içlerini karartalım” gibi bir stratejileri var diye düşünüyorum. Ama işin aslı öyle değil. İlk girdiğim andan itibaren çok etkileniyorum. Hiç alışık olmadığım tarzda bir mezarlık çünkü. Bildiğimiz ev şeklinde, kapısından içeri girilebilen aile mezarları var örneğin. Ailedeki herkesin yeri hazır, içeride duvarlarda gömülü olarak yan yana ve üst üste gözler halinde duruyor. Çoğunun cam kapılarından içeriyi görmek münkün. Son derece titizlikle tasarlanmış ve bakımlılar. Bu aile mezarı evlerin yan yana dizilmesiyle sokaklar, mahalleler oluşmuş durumda. Çok enteresan. Mezarlığın girişinde de son derece detaylı bir harita var. Acaba postacı da geliyor mudur diye düşünmeden edemiyorum.

Bu gösterişli aile mezarlarının yanısıra, duvarın içine gömülü şekilde, yüzlercesinin sıra sıra dizilmiş halde olduğu toplu mezarlar mevcut. Bir cam pencerenin arkasındaki bölümde kişinin bilgileri, fotoğrafı, dini semboller ve kimi zaman da sevdiği bazı şeyler konmuş. İhtişamlı aile mezarlarının yanında bunlar son derece sönük kalıyor. Gelir seviyesinin yaşam boyu toplumdaki yerimizi ciddi bir şekilde belirliyor olmasının, ölümden sonra bile bir şekil devam ettiriliyor olması düşündürücü. Bir gösteriş merakı almış başını gidiyor. Beni bu derin düşüncelere daldıran mezarlığı iki defa ziyaret ediyor ve uzun saatler geçiriyorum. Son derece huzurlu bir ortam.

Punta Arenas günlerim sakin devam ediyor. Kimi günler evden dışarı bile çıkmıyorum. Yazılarımı yazıyor, Vicente’nin renkli okul öncesi kitaplarından İspanyolca çalışıyorum. Vicente inanılmaz derecede zeki ve yetenekli bir çocuk. Süper bir enerjisi var. Ben misafir olduğum için babasıyla yatıyor ve renkli, oyuncaklarla dolu odasını bana veriyor. Bu çocuk odasında ben de çocukluk günlerimi hatırlıyorum. Evin rahatı iyi gelmiş olacak, tam 1 hafta nasıl geçiyor anlamıyorum bile.

Gözlemlediğim kadarıyla Şili’nin insanı son derece yardımsever. Birine birşey sorduğunuzda sizin için koşturuyor, elinden geleni yapıyor, aşırı ilgi gösteriyorlar. Tek problem konuştuklarından neredeyse hiçbirşey anlamıyor olmam. Yolculuğumun başından beri herkes, Şili İspanyolcasının Güney Amerika’daki en zor anlaşılan İspanyolca olduğunu söylüyordu. Gerçekten öyleymiş. Arkalarından biri kovalıyormuşcasına aşırı hızlı konuşuyorlar. Kelimelerin son hecelerini yutuyorlar. Kendilerine özgü tuhaf kelimeler kullanıyorlar. Arjantinlilerin bile anlamakta güçlük çektiği bu İspanyolca’nın beni nasıl zorladığını takdir edersiniz. Yine de elimden geleni yapıyorum, azimle dinliyorum birşeyler yakalamak için. Diğer bir komik durum ise, çoğu kelimenin sonuna “po” ekliyor olmaları. Bana çok eğlenceli gelen bu yöntemi, alakalı alakasız her kelimede kullanarak çok eğleniyorum ve konuşmaya çalıştığım Şililileri de eğlendiriyorum.

Günlük yaşamda kullanılan paraları anlamak da zorlaştı. Arjantin’de 3-5-20 Arjantin pesosu gibi olan rakamlar, burada para biriminin değişmesiyle binli haller aldı. Örneğin bir yemeğin fiyatı 4250 Şili pesosu olabiliyor. Bu da, zaten paldır küldür konuşan bu insanların ağzından tüm rakamları yakalamayı iyice zorlaştırıyor. Alışacağız artık, başa gelen çekilir.

Huzur içinde geçen 8 günün ardından bir sonraki durağım, Şili’nin Puerto Natales kasabasına doğru yola çıkıyorum. Muhteşem bir doğa orada beni bekliyor…

Engin Kaban

26 Mayıs  2010 – Buenos Aires

Posted in Denemeler | 1 Comment »

Dünyanın sonundaki evim

Posted by Engin Kaban Mayıs 10, 2010

Dünyanın sonundaki evim

Arjantin #8: Parque Nacional Tierra del Fuego – Ushuaia

74.-77. gün  (8 – 11 Mart)

Evet bugün kasabaya döneceğiz. En azından plan o şekildeydi. Kendimizi ve yiyeceğimizi ona göre ayarlamıştık. Son kahvaltımızda da yiyecekten kısmadan bir güzel ziyafet çektik kendimize nasıl olsa dönüyoruz diye. Ama şimdi ben düşünüyorum da, ortam muhteşem. Havadan yana da şanslı gidiyoruz. Neden bir gün daha kalmayalım ki? Düşündüklerimi Giovanna’yla paylaşıyorum. Asıl yola çıktığımızda o 1 ya da en fazla 2 gün kamp yapmayı düşünüyordu. Üçüncü günü de keyifle kaldı ama bugün dönmek istiyor normalde. Ama teklifim karşısında hayır diyemiyor. Kalır mıyız, kalırız. Kalan tüm yiyeceğimize bakıyoruz. Pek bir şey yok esasen. Detaylı bir plan yapıyoruz. Öğün başına az bir şey düşüyor ama olsun. İdareli kullanacağız. Ertesi gün de fazla oyalanmadan parktan ayrılacağız. Plan bu şekilde.

İlk olarak jandarmaya uğruyoruz Giovanna şarja bıraktığı fotoğraf makinası pilini alıyor. Sularımızı dolduruyoruz her zamanki gibi. Bu arada yağmur bayağı şiddetleniyor. Islanarak yürüyüş yapmanın anlamı yok. Biraz ilerideki ziyaretçi merkezine sığınıyoruz. Restoranından bilimum küçük paket sos, ketçup, mayonezlerden alıyoruz yanımıza izin isteyerek. Sonuçta hala ekmeğimiz var ama içine koyacak malzememiz kalmadı. En azından üzerine sos sürüp yiyebiliriz kampa döndüğümüzde, kuru ekmekten iyidir.

Yağmur diniyor ve yola devam. Eksik kalan bir iki rotamız kalmıştı onlara gidiyoruz. Bir tanesine giderken yoğun bir şekilde ağaçkakanların olduğu bölgeden geçiyoruz. Daha önce doğal ortamında hiç ağaçkakan görmemiş olduğumu farkediyorum. Sadece çocukluğumda ağaçkakanlı bir çizgifilm vardı, çok severdim. Bu güzel hayvanlarla alakam o seviyede kalmış. Kafaları kırmızı. Çatır çutur çalışıyorlar, ağaçları delik deşik ediyorlar. Sonrasında kunduzların yoğun bulunduğu bölgeye geliyoruz. Ne yazık ki hiç göremiyoruz. Muhtemelen günün belirli zamanlarında ortalıkta oluyorlar, ve şu an o an değil. Toprağın altında nasıl kendilerine mekanlar hazırladıklarını, su yollarını kesmek için dalları nasıl topladıklarını anlatan şemalar var. Zaten su yollarına koydukları dalları her yerde görmek mümkün, gerçekten etkileyici. Bu hayvanları çalışırlarken görmeyi çok isterdim doğrusu. Ama şanslıysak o kadar da değiliz demek ki. An itibariyle, bir dağa çıkan tek bir rota haricindeki tüm rotaları bitirmiş oluyoruz. Hatta bazılarını iki kez yürüdük. Artık bu gerçekten son gecemiz. Daha fazla uzatmamız, yiyecek açısından mümkün değil maalesef. Aksi takdirde yaşamımızı açlık sınırının altında sürdürmemiz gerekecek.

Bu milli parkın en çok hoşuma giden yanlarından bir tanesi çok iyi korunuyor olması. Tüm yürüyüş rotaları ve kamp alanları tanımlanmış, bunların dışına çıkmak yasak. Bu kadar ziyaretçi alan parkta herhangi bir çöp, kirlilik görmek mümkün değil. Buraya gelen insanlar da çevreye duyarlı olduğundan doğa minimum zarar görüyor. Havası son derece değişken olan bu bölgede gün içinde kısa aralıklarla güneşlenip, sırılsıklam olup, titreyebilmek mümkün. Bu da tüm yürüyüşler boyunca en az 3 mevsim kıyafeti hazır bulundurmayı gerektiriyor.

Burada kurduğum çadırla birlikte aslında bir değil üç adet kamp noktam olmuş oluyor seyahatimin geneline bakınca. Patagonya için yola çıktığım ve tekrar döneceğim Buenos Aires’de kaldığım evde yazlık eşyalarımı bıraktım. Ushuaia’da kaldığım evde kampta ihtiyacım olmayan şeyler duruyor. Dolayısıyla iki “ana kamp”ım, bir tane de “ileri kamp”ım var. Böylece her bir noktada, ihtiyacım olmayacak malzemeleri bırakarak hafif ve rahat ilerleyebiliyorum.

Sabah son kahvaltımızı yapıyoruz. Bu kamp yerini çok sevmiştik gerçekten. Artık bu çadır evimiz gibiydi. Çadırın olduğu bölge ise mahallemiz. Her günün sonunda mahallemize yaklaştığımızda mutlu oluyor, içimize huzur doluyordu. Kamp alanına yeni gelenler olduğunda, mahallenin sakinleri olarak “hoşgeldiniz” diyorduk. Kahvaltıya gidebildiğimiz komşularımız vardı. “Bugs Bunny”ler bile benimsemişlerdi bizi; soyduğumuz havuçların dış kısımlarını özellikle çadırın dışına atıyorduk gelip yesinler diye, sabaha birşey kalmıyordu. Her sabah uyandığımızda karlı dağı aynı yerinde, aynı haşmetiyle görmeye alışmıştık; bir gün olsun bizi şaşırtmadı. Önümüzdeki dere ise dört gün boyunca aynı sakinliğiyle dağlardan gelen suları okyanusa taşımaya devam etti. Yaşam burada, biz olsak da olmasak da, binyıllardır kendi dengesini kurmuş devam ediyor, ve edecek. Biz sadece bunun çok küçük bir bölümünün bir parçası olduk.

Ama artık ayrılma vakti geldi. Dört günün ardından kahvaltı sonrası istemeyerek de olsa çadırımızı topluyoruz. Jandarmalara kapıdan bir hoşçakalın diyor ve destekleri için teşekkür ediyoruz. Yola çıkıyor ve otostopa başlıyoruz. Bir yandan da yürüyoruz. Kısa sürede bir pickup araç duruyor. İnanılmaz şanslıyız çünkü onlar da, bizim gitmek istediğimiz kartpostal gönderilen kulübeye gidiyorlar. Sonrasında da Ushuaia’ya dönecekler. Tam ihtiyacımız olan şey.

İskeledeki kulübe çok şirin. Bölgedeki küçük adalardan birinde yaşayan bir adam işletiyor. Bilimum kartpostallar ve ilginç ilginç damgalar mevcut. İstek üzerine herhangi birini basabiliyor. Eğlenceli komik ve hafiften kırık bir tip. Zaten böyle bir yerde yaşayan bir insanın çok normal olmasını beklemek yanlış olur. Buralara gelen insanların normal olmadıkları gibi. Zaten Patagonya’da yolculuğa başladığımdan beri farkettiğim birşey var. Patagonya’da aklıselim insan yok. Buralarda yerleşik olan insanlar, çetin yaşam koşulları nedeniyle bir tuhaflar. Binlerce kilometre yol katedip buralarda hayatın anlamını arayan bizler ise zaten arızayız. Bu yüzden çok seviyorum Patagonya’yı sanırsam.

Ben de bir kartpostal seçip babama gönderiyorum eline geçmesi umuduyla. Dünyanın sonu burası ne de olsa, posta gider mi gitmez mi bilinmez. Gerçi şiddetle muhtemel Türkiye’ye kadar ulaşıp Türkiye’de bir yerlerde bir şekil kayboloabilir de. Deneyelim görelim.

Elemanlar bizi Ushuaia merkezine kadar bırakıyorlar sağolsunlar. Bu arada Giovanna her zaman olduğu gibi muhabbeti ilerletiyor, ve uzmanlık alanı olan yeni kontaklar kurma sayesinde Şili’li bu adamların bir sonraki durağımız olacak olan Punta Arenas’ta nerede çalıştıklarına kadar öğreniyor. Kimbilir, belki işimiz düşer.

Evde sıcak bir banyoyla kendime geliyorum. Ardından sıcak birşeyler yiyip birikmiş e-postaları cevaplıyorum, dünyayla iletişimim tekrar açılıyor. Akşam ev sahibim Yanina’yla birlikte Giovanna’nın kaldığı eve misafirliğe gidiyoruz. Buralarda misafirlikler de bir tuhaf. Buralarda zaten misafir olan bizler, bir de arkadaşlarımızı misafirliğe çağırıyoruz. Ben kaldığım eve başkalarını çağırırken, başkaları da beni çağırıyor. Misafirin misafiri. Düzenimizi kuruyoruz bir şekilde.

Yine ilginç bağlantılarla ulaştığı yarı Meksikalı bir aileyle kalıyor. Adam Arjantinli, kadın Meksikalı. İnternetten tanışmışlar, kadın buraya “dünyanın sonu”na gelmiş ve evlenmişler. İnsanların yaşam hikayelerini dinlemek bana çok ilgi çekici geliyor.

Adam süper ev yapımı pizzalar hazırlıyor. Yanında da kadının hazırladığı Meksika usulü ev yapımı acılar. Arjantin’de acıyı çok özledim. Hiç acı yemeye alışkın olmadıklarından ne restoranlarda ne evlerde acı bulunmuyor. Bu sofrada, kafamdan terler çıkana dek doya doya acı yiyorum. Zaten dört gündür kuru erzakla beslenmekten böyle bir yemeğe hasret kalmıştık.

Ertesi gün Giovanna tekrar Rio Grande’ye yola çıkıyor. Ben iki gece daha kalacağım. Buradan benim bineceğim otobüse o da Rio Grande’den binecek ve birlikte Şili’ye geçeceğiz.

Ushuaia’da onuncu ve son günüm. Bu kasabayı çok sevdim ve çok alıştım, ayrılmak zor olacak. Son günümü yavaştan alıyorum. Bir önceki gün “hapishane müzesi”ni gezmiştim ve çok beğenmiştim. Eksik kalan müzelere gidiyorum. İki tane “dünyanın sonu müzesi”, bir de “Yaghan müzesi” var. Bunları pek beğenmiyorum. Çok sevdiğim limana gidip, yatların arasından kasabaya karşıdan son bir kez daha bakıyorum.

Akşam evsahibimin bir arkadaşının evine misafirliğe gidiyoruz. Başka arkadaşları da geliyor. Ortamdaki tek erkek benim, kadınlar matinesinin içine düşmüş gibiyim. İlginç oluyor, ama şikkayetçi değilim. Geceyarısını geçe eve dönüyoruz. Son hazırlıklarımı yapıp yatıyorum; üç saatlik bir uykunun ardından 4’te tekrar kalkıyorum. Ne yazık ki otobüsüm sabah 5’te hareket edecek. Saatlerin böyle saçma olmasının nedeni uzun sürecek yolculukta sınır ve feribot geçişleri nedeniyle otobüsün gündüz yol alması gerektiğiymiş. Sabah hava çok soğuk, evden sahile yürüyene kadar donuyorum. Karanlıkta vardığım bu kasabadan karanlıkta ayrılıyorum.

Umarım “dünyanın sonu” gerçekte de bu kadar güzel olur.

Engin Kaban

2 Nisan 2010 – El Calafate

Posted in Denemeler | Leave a Comment »

Milli parkta jandarmayla bira içmek

Posted by Engin Kaban Nisan 20, 2010

Milli parkta jandarmayla bira içmek
Arjantin #7: Parque Nacional Tierra del Fuego
71.-74. gün (5 – 8 Mart)

Tierra del Fuego Milli Parki, Ushuaia’nin 15 kilometre güneyinde, 63000 hektar alana yayilmis binbir çesit özel bitki ve hayvana ev sahipligi yapan bir doga harikasi. Bunun sadece küçük bir bölümü ziyaretçilere açik; geri kalaninda gerçek anlamda “dogal yasam” devam ediyor ve sadece bilimsel arastirma yapanlar erisebiliyor. Kamp yerimiz, bir derenin kivrim yaptigi, karsida karli dag manzarali tamamen çimen bir ortam. Koca alanda üç bes tane çadir var. Etrafimizda tavsanlar atlayip zipliyor. Süper huzurlu bir yer.

Önümüzdeki günlerde “evimiz” olacak çadirimizi kurup birseyler yedikten sonra ilk yürüyüsümüze basliyoruz. Milli parka giriste verdikleri basit harita tüm yürüyüs parkurlarini gösteriyor ve kisa bilgiler veriyor. Buradan seçip seçip yürüyoruz. Ilk günümüzde yakinimizdaki kisa parkurlardan seçiyoruz. Yürümeye basladigimiz andan itibaren hayran kaliyorum dogaya. Yillardir dag bayir gezen biri olmama ragmen buradaki hersey bana çok farkli ve özel gözüküyor. Bir de “dünyanin sonu”nda olmanin verdigi heyecan olsa gerek. Çok keyifli bir yürüyüs oluyor.

Buenos Aires’de baslayip Ushuaia’da, Tierra del Fuego Milli Parki’nin içinde sonlanan “Ruta 3” isimli yolun bittigi noktaya geliyoruz. Patagonya’daki su ana kadarki tüm yolculugumu buraya kadar bu yoldan yaptim. Her noktasindan bilfiil geçtim. Tam olarak 3079 kilometre. Asfalt dümdüz yol, kivrimlar, daglar, toprak yol, dar geçisler, köprüler, feribot geçisi, sinir kontrolleri derken yol bitiyor. Böyle bir yolun bitebilecegini düsünmek bile bir tuhaf, ama evet bitiyor iste. Yok gidecek baska bir yer. Yolun ve dünyanin sonu burasi çünkü.

Burada doga sanki tüm güzelligiyle insanlari büyülemek için bekliyor. Hava yavastan kararmaya basliyor ama biz bir türlü ayrilamiyoruz bu güzel yerden. Baska kimse kalmiyor. Parkin ulasilabilen en güney noktasindayiz; dolayisiyla dünyanin da en güneyindeki birkaç kisiden birisiyiz. Tarif edilemez bir duygu gerçekten. Hava tamamen karardiktan sonra kampa dönüsümüzü patikalar yerine daha güvenli olmasi açisindan ana yolu takip ederek yapiyoruz. Etrafimizi saran kapkaranlik orman ürkütücü bir hal aliyor. Arada yolun ortasinda oturup sessizligi dinliyoruz.

Havadan yana sansli gidiyoruz. Ertesi gün yine günesli oluyor. Dibimizdeki göle kadar kisa bir sabah yürüyüsünün ardindan çadira dönüp uzunca süren bir “brunch” yapiyoruz. Su stoklarimizi tüketmis oldugumuzdan yol üzerinde jandarmaya ugrayip siselerimizi dolduruyoruz. Jandarmayla kanka olmamiz ve önümüzdeki günlerde de sürecek münasabetlerimiz tam bu noktada basliyor. Jandarma telsiziyle Giovanna, Ushuaia’da evinde kaldigi aileye mesaj yollatiyor. Burada ne telefon ne internet hiçbir iletisimimiz olmadigi için sagolsunlar yardimci oluyorlar.

Bir parkurun tam basindayken baslayan yagmur nedeniyle Giovanna geri dönüp kafeteryada beni bekliyor, ben ise devam ediyorum. Yaklasik 1 saatlik yüksek tempolu bir yürüyüsün sonunda Arjantin – Sili sinirina variyorum. Burasi bu rotanin sonu, ve siniri geçmek teorik olarak yasak. Biraz durup, kendi fotografimi çekip, ödülüm olan “Mantocole çikolatasi”ni yiyorum, ve geri dönüs. Ara ara yagan yagmurla serin bir havada keyifli bir yürüyüs oluyor. Bu kez hava kararmadan kampa dönüyoruz; böylece çadirimizin yaninda oturup havanin degisimini izleyebiliyoruz. Gece bir ara çadirin hemen dibine merakli bir tilki geliyor. Dogal ortaminda bir tilkiyle ilk defa bu kadar yakindan göz göze geliyorum. Korkmuyorum desem yalan olur. Neyse ki onun ilgi alani insanlar degil “Bugs Bunny”ler. Tavsanin ingilizcesini ikimiz de ilginç bir sekilde hatirlayamadigimiz için kampimiz süresince gördügümüz her tavsana “Bugs Bunny” diyoruz.

Ertesi sabah güne yine çok keyifli bir kahvalti ile basliyoruz. Jandarmadan tekrar su destegi alip otostopla parkin giris kapisina yakin bir yere geliyoruz. Buradan yeni yürüyüsümüze basliyoruz. “Dünyanin sonu treni”nin raylarina paralel bir sekilde yürüyoruz epeyce. Ne yazik ki sansimiz yok, treni göremiyoruz. Tren son derece turistik, dünyanin en güneyindeki tren olmasi özelligiyle büyük ilgi görüyor ve oldukça pahali. Raylarinin eninden anlasilacagi üzere lunaparklardaki tarzda ufak birsey olsa gerek.

Aksamüstü yürüdügümüz bir rota bizi sahilde çok güzel ve özel bir noktaya getiriyor. Burada kartpostal gönderilebilen ufak bir kulübe var ama saat geç oldugu için kapali. Ne yapmamiz gerektigini tartisiyoruz. Yürümek istedigimiz son bir rota var ancak 3 saat sürecek. Havanin kararmasina ise sadece 2 saat var. Bu da son 1 saati karanlikta yürümek anlamina geliyor. Üstelik de ormanin içinden. Yapalim mi yapmayalim mi çok kararsiz kaliyoruz ve sonunda, ikimiz de birbirimizden çilgin oldugumuz için yapmaya karar veriyoruz. Bir sekilde birbirimize güveniyoruz ve destek aliyoruz. Haydi bakalim. Rota inanilmaz güzel. Su kiyisi boyunca ilerliyor ve günün son saatleri oldugu için tam bir sakinlik hakim. Sürekli yüksek tempoda ilerlememiz gereken bu rotada bazi yerler o kadar güzel ki keyif çatmadan edemiyoruz. Esasen keyifle geçirdigimiz her dakika, yolun sonunda karanlikta o kadar fazla yürüyecek olmamiz anlamina geliyor.

Rotayi ayni zamanda elimdeki basit haritadan takip ediyorum. Süre ile de oranlayinca nerede oldugumuzu, ne kadar yolumuzun kaldigini kestirmek çok zor olmuyor. Hava kararmaya baslayinca kafa fenerimi cebimde hazir konuma getiriyorum. Ne de olsa su noktadan sonra hayat kurtarici bir fonksiyonu olacak. Içindeki pilleri de uzun zamandir kullaniyorum, her an bitebilme ihtimalleri var aslinda. Ushuaia’da markette baktigim piller de pahali geldigi için almamistim. Bunun bedelini çok daha pahaliya ödememek için düsük isik ayarinda ve sadece gerektiginde kullanmaya çalisiyorum. Gerçi sahil kenarindan ormanin içine girdigimiz noktadan itibaren zifiri karanlik oluyor ve her daim açik olmasi gerekiyor. Fener olmasina ragmen rotayi bulmak çok kolay olmuyor. Belli araliklarla konmus kaziklar en büyük yardimcimiz. Ama bazen onlari görmek de zorlasiyor.

Özellikle bir noktada parkuru kaybediyoruz. Birden fazla alternatif var gibi gözüküyor. Tek tek hepsini deniyoruz. Kaybolmamak için Giovanna’ya geride, parkur üzerinde oldugu yerde beklemesini söylüyorum ve ben arastiriyorum. Böylece geri onun yanina geldigimde en azindan parkuru kaybetmemis oluyoruz. Yoksa bir oraya bir buraya gidersek kolaylikla kaybolabiliriz. Her ne kadar kabaca ne yöne gitmemiz gerektigini biliyor olsak da patika disinda ilerlemek, sik agaçlar ve çalilar nedeniyle oldukça zor olacaktir. Ben, morallerimizin düsmemesi ve enerji kaybetmememiz için kesinlikle sadece yola odaklanmamizi sagliyorum. Bir süre daha ilerliyoruz ve nihayet Ruta 3’e ulasiyoruz. Bundan sonra hala bir miktar yolumuz var ama araba yolundan dümdüz gidecegimiz için güvendeyiz. Rahatliyoruz.

Jandarma yine yolumuzun üzerinde. Hallerini sormak için duruyoruz. Bize bira ikram ediyorlar ve oturuyoruz. Giovanna muhabbete daliyor, bense hizli Ispanyolcayi bu yorgun halimle takip edemedigim için televizyondaki diziyi izliyorum – gerçi o da Ispanyolca ama olsun -. Bize, mutfakta kendi yaptiklari ekmekten ikram ediyorlar. Koca bir ekmek, sicacik. Inanilmaz hora geçiyor. Orada içtigimiz biranin yanisira yanimiza iki kutu daha bira veriyorlar. Çok mutluyuz. Aslinda yemege kalmamizi da söylüyorlar ama abartmayip ayriliyoruz yaklasik 45 dakikanin sonunda. Aslinda halihazirda abartmisiz bile.

Gecenin bir vakti kampa variyoruz. Çadirin içinde sicak ekmekle birlikte erzagimizdan birkaç birsey daha götürüyoruz. Gece bayagi soguk oluyor ayaz nedeniyle. Çadirin ön tarafindan ve tavandaki havalandirmadan hava akimini kesmek için önlemler aliyoruz. Ne de olsa Uruguay-Brezilya sinirindan 15 dolara aldigim dandik yazlik çadirla kamp yapiyoruz. Teorik olarak burada yaz sonu da olsa pratikte bildiginiz soguk var. Uyku tulumlarimiz da yazlik oldugundan içlik, mont, polar ne varsa herseyi giyinip öyle uyuyoruz.

Esasen dün aksam, bizimle ayni kamp yerinde kalan Alman çiftle birlikte yemek yiyecektik. Ama biz kampa geç varinca yalan oldu dogal olarak. Sabah kahvaltisiyla telafi ediyoruz durumu. Keyifli ve doyurucu bir kahvalti ve güzel muhabbet oluyor. Sonrasinda Almanlar çadirlarini toplayip Ushuaia’ya dönüse geçiyorlar. Aksama kizin dogumgününü kutlayacaklar Irish Bar’da, bizi de davet ediyorlar. Gelebilecegimizi söylüyoruz. Biz de sonuçta bugün dönecegiz kasabaya.

Dönecegiz degil mi?

Engin Kaban
1 Nisan 2010 – El Calafate

Posted in Denemeler | Leave a Comment »

Yaşarken dünyanın sonunu görmek

Posted by Engin Kaban Nisan 17, 2010

Yaşarken dünyanın sonunu görmek

Arjantin #6: Ushuaia – Glacier Martial

69.-71. gün  (3 – 5 Mart)

Uzun otobüs yolculuklarının ardından, Patagonya’nın, Güney Amerika’nın ve de dünyanın en güneyindeki kasabaya geliyorum nihayet. Ushuaia’dayım. Buenos Aires’den 3040 kilometre güneyde, 54° güney enleminde, atmışbin nüfuslu şirin bir kasaba. Buraya “Dünyanın sonu”, İspanyolca şekliyle “Fin del Mundo” deniyor. Bu deyimi pazarlamayı çok iyi biliyorlar. Özel bir konumu olduğu için insanların ilgisini çekiyor. Turistik şeylere şiddetle karşı olan benim bile çok hoşuma gidiyor burada bulunma hissi. Turizm bürosunda ve tüm dükkanlarda pasaportunuza basabileceğiniz çeşitli “dünyanın sonu” damgaları mevcut. DHL’in her köşebaşında ve birçok dükkanın içinde posta kutuları var dünyanın her tarafına kolaylıkla kartpostal gönderebilmek için. Herşey düşünülmüş.

“Dünyanın sonu” olma konusunda çekişmekte olan birkaç yer daha var. Ushuaia “dünyanın en güney kasabası” olarak biliniyor. “Dünyanın en güney köyü” Şili’deki Puerto Williams. Ushuaia’dan deniz yoluyla bu küçük yere ulaşmak mümkün. “Dünyanın en güney şehri” ise resmi olarak yine Şili’de; Punta Arenas. Ama görülen o ki, bu ünvanı en iyi kullanıp pazarlamayı başaran Ushuaia oluyor. Doğal olarak buralardan daha güneyde olan Antartika’da ise, bilimsel araştırma merkezleri haricinde herhangi bir yerleşim olmadığı için bu sınıflandırmalara giremiyor.

Ushuaia’nın turizm bürosu, çok iyi organize olmuş, her türlü bilginin hap gibi hazır kağıtlarda verildiği, yardımsever çalışanlarının Güney Amerika standartlarında çok iyi İngilizce konuştuğu, yolculuğumun başından beri gördüklerimin arasında en iyisi. İhtiyacım olan tüm bilgileri topladıktan sonra kasabayı turlamaya başlıyorum. Ushuaia’ya daha ilk görüşten içim ısınıyor. Önü okyanus, arkası karlı dağlarla çevrili, sakin atmosferi ve renkli evleriyle İsviçre Alplerinde bir köy havasında. Yüksek sezonun da sonu olduğu için öyle çılgın bir turist yoğunluğu yok, nisbeten sakin. Sürekli Antartika’ya giden büyük gemiler yanaşıyor, benim de onları gördükçe içim gidiyor. Yapacak birşey yok, 10-15 gün süren Antartika paket turlarının fiyatları 5 ile 15 bin dolar arasında değişiyor. Benim tüm yolculuk bütçemden fazla. En uygun alternatifler ise şanslıysanız yakalayabileceğiniz 3 bin dolarlık son dakika kampanyaları. Gemilerde çalışmanın mümkün olup olmadığını soruşturuyorum; sadece 6 aylık tüm sezon boyunca çalışan alıyorlarmış. Aksi takdirde 1 aylık bir iş ayarlayabilsem seve seve giderdim. Olsun, hayatımın bir noktasında bir şekilde bu gemilere binip Antartika’ya gideceğimden adım gibi emin olduğum için çok da aşırı üzülmüyorum.

Buralarda bir Türk olarak dolaşmak değişik bir tecrübe. Tanıştığım hemen herkes, ilk karşılaştıkları Türk’ün ben olduğumu söylüyor. Bu kişisel anlamda benim için gurur verici bir durumken ülkem adına baktığımda üzücü. Anlaşılan buralara henüz pek bir akım yapamamışız. Gönül isterdi ki bu uzak diyarlarda bile Türk gezginleri de görebilelim, karşılaştığımızda kendi dilimizde kısa da olsa bir sohbet edebilelim. Her nasıl Almanlar, Avustralyalılar veya Fransızlar, Patagonya da dahil dünyanın her noktasında ayak basmadık yer bırakmıyorlar ise biz de, onlar kadar olmasak bile, en azından bir şekilde ülkemizi temsil edebilelim. O günler de gelecek, gelmesi için çalışıyoruz. Ümitliyim.

Rio Gallegos’ta tanıştığım Meksikalı Giovanna benden bir gün sonra Ushuaia’ya varıyor ve bir Meksikalı aileyle kalıyor. Buluşup önümüzdeki günlerin planını yapıyoruz. İlk hedefimiz, şehrin hemen arkasındaki Glacier Martial oluyor.

Kayak pistinin de başlangıcı olan noktadan yürüyüşümüze başlıyoruz. Yükseldikçe manzaramız güzelleşiyor. Tüm Ushuaia ayaklarımızın altında. Bir süre sonra karlı bölgeye ulaşıyoruz. Özlemişim karda yürümeyi. Yer yer derinliği 1 metreyi bulan karda dizimize kadar bata çıka ilerlemeye devam ediyoruz. Giovanna için ise bambaşka bir deneyim çünkü hayatında ilk kez bu kadar kar gördüğü için çok mutlu. Belli bir noktadan sonra diz boyundan da fazla batmaya başlıyoruz ve karın altında tehlikeli buzul parçaları olduğunu seziyorum. Uygun teknik ekipmanımız olsaydı devam edebilirdik ama bu halimizle mümkün değil. Geri dönüyoruz, zorlamanın anlamı yok. Burası da bizim zirvemiz oluyor.

İnişi yuvarlanarak, popomuzun üzerine oturup kayarak yapıyoruz. Süper eğlenceli. Ama bir taraftan da deli gibi ıslanıyoruz. Kıyafetlerimiz ve daha da önemlisi botlarımızın içi sırılsıklam oluyor. Ayaklarımız ciddi anlamda üşümeye başlıyor. Dağcılık tecrübemden bunun ne kadar ciddi ve tehlikeli bir şey olduğunu – ve esasen bu eğlenceli aktivitenin yapılmaması da gerektiğini – çok iyi bildiğimden artık hızla aşağı inmemiz gerektiğini söylüyorum. Eğlenceyi bir kenara bırakıp hızlı adımlarla iniş yapıyoruz. Kar sınırının başladığı noktada ayakkabılarımızı çıkarıp, batmakta olan güneşin son ışınlarıyla ayaklarımızı kurutup çoraplarımızın suyunu sıkıyoruz. “Uygun ekipman kullanın” tabelasının önünde çıplak ayaklarımızla poz veriyoruz. Kahkahalarla gülüyoruz ağlanacak halimize. Dönüş yolunda son olarak tüm Beagle Kanalı’nı ve hatta uzaklarda Şili’nin Puerto Williams köyünü bile görmeye olanak tanıyan kısa bir rotayı daha yürüyoruz. Akşama evde güzelce dinlenmeyi hakediyorum.

Ev sahibim bir haftalık tatile gideceği için ben de yeni evime geçiyorum. Oraya eşyalarımın bir kısmını bırakıp, çantamı ve kamp ekipmanlarımı alıp ayrılıyorum. Giovanna ile süpermarket alışverişimiz yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Bize kampta 3 gün yetecek kadar malzemeyi özenle seçiyoruz. Ne eksik ne fazla olmalı. Aynı zamanda en ucuzu olmalı. En sonunda almış olduğumuz şeylere biz bile inanamıyoruz, çantalarımız epey bir ağırlaşıyor. Yola çıkmadan önceki son sıcak yemeğimiz olan hazır süper lezzetli etleri hemen sahilde matımızı serip yiyoruz.

Belediye otobüsüyle Ushuaia’nın sınırına kadar gidip Tierra del Fuego Milli Parkı’nın toprak yolunun başladığı noktada otostopa başlıyoruz. İki dakika geçmeden bir araç bizi alıyor ve kapıya kadar bırakıyor. Kapıda yüklü giriş paramızı ödüyoruz. Bu sırada içeri girmekte olan başka bir aracı da ayarlıyoruz ve bizi gitmek istediğimiz kamp yerine kadar bırakıyorlar. Süper şanslıyız, buraya bundan daha hızlı gelemezdik. Bir bayanla otostop yapmanın avantajlarından faydalanıyorum. Tek başıma olsaydım, özellikle şu anki sakallı halimle, bu kadar hızlı araba durduramazdım.

Bundan sonraki birkaç günümüz, dünyanın en güneyindeki milli kampta çadırda doğayla içiçe, her türlü iletişimden uzak bir şekilde geçecek.

Engin Kaban

31 Mart 2010 – El Calafate

Posted in Denemeler | Leave a Comment »

Bir otobüs yolculuğunda pasaportta dört damga

Posted by Engin Kaban Nisan 2, 2010

Bir otobüs yolculuğunda pasaportta dört damga

Arjantin #5: Rio Gallegos – Cabo Virgenes

66.-68. gün  (28 Şubat – 2 Mart)

18 saatlik bir yolculuğun ardından sabahın 5:30’unda Rio Gallegos terminalindeyim. Hava soğuk, ortalık henüz aydınlanmamış. Aslında bugün için beni misafir edebileceğini söyleyen birisi vardı, ancak şu an şehir dışında ve akşam geri gelecek. O zamana kadar sokaklarda dolanmak istemiyorum, yoldan geldiğim için biraz yorgunluk da var doğal olarak. 2 saat kadar terminalde geçirip, 15 dakikalık bir yürüyüşle Lonely Planet ve Wikitravel’da bahsedilen hostelimsi yere gidiyorum. Hostelden çok bir ev havasında küçük bir aile işletmesi. Hoşuma gidiyor, zaten bu kasabada sanırım fazla seçeneeğim yok, üstelik arayasım da yok. Odam 4 kişilik ve bir süre sonra İsrail’li bir çift geliyor, tek başıma yayma hayallerim bitiyor.

Yürüyerek merkeze varıyorum. Küçük bir yer zaten, iki ana caddenin kesiştiği yere merkez diyorlar. Evinde kalacağım Hector’la görüşmek için bir “locutorio” buluyorum. Locutorio, Arjantin’de kontörlü telefonlardan para karşılığı arama yapılabilen, çoğu zaman internet kafe işlevi de gören, her köşe başında bulunan iletişim noktaları. Fiyatları uygun, sık sık kullanıyorum. İlk kez telefonda İspanyolca konuşuyorum, arkadaş yavaş konuştuğu için anlıyorum, idare ediyoruz bir şekilde. Hostele geri yürürken neredeyse uçuyorum, inanılmaz rüzgar var. Süpermarketten aldığım içi peynirli mantımsı makarnanın üzerine bir de sos döküp az da baharat atıyorum ve gayet lezzetli ve ucuz bir şekilde karnımı doyuruyorum. Bir de meyvemi ve dulce de lecheli tatlımı yedim mi keyfim yerine geliyor. Sonuçta günlük harcamalarımı dengelemeye çalışıyorum. Bugün konaklamaya para verdiğim için dışarıda yeme lüksüm yok.

Televizyon sürekli Şili’deki depremi gösteriyor. Benim de depremden dün sabah bana gelen maillerden haberim oldu. Belki rotamın Şili bölümünde değişikliğe neden olabilir, bakalım. Odama geçip bir süre daha Uruguay notlarımı düzenliyorum. Yolculuğumun temposu nedeniyle notlarımı birkaç hafta geriden yazabiliyorum ancak.

Akşam Hector, bir arkadaşıyla birlikte çıkıp geliyor. Arabayla küçük bir şehir turunun ardından arkadaşının evine gidiyoruz. Menümüzde kocaman bir fırında tavuk, patates ve şarap var. Pişmesi uzun sürüyor ama o kadar lezzetli oluyor ki beklediğimize değiyor. Geceyarısı, iki blok mesafedeki hostelime geri dönüyorum.

Ertesi gün odamı boşaltıp girişteki masalara geçiyorum. Oturmuş bilgisayarda işlerimi yaparken hostelin bilgisayarında oturan bir kızın Couchsurfing sitesine girdiğini görüyor ve muhabbet açıyorum. Meksikalı Giovanna, benimle benzer bir rotadan seyahat ediyor. 3000 USD kadar bütçesiyle parası bitene kadar gezmeyi hedefliyor. 2 gün sonra o da Ushuaia’da olmayı planladığı için yola birlikte devam etmeye karar veriyoruz.

Bir süre sonra kasabayı dolaşmaya çıkıyoruz. Patagonya’da HSBC bulabileceğimi zannetmiyordum ama burada var şaşırtıcı bir şekilde. Bu bankayı çok sevdim; gezginin dostu HSBC. Buenos Aires’de son günümde çekmeyi planlayıp da hesabımda para kalmadığı için çekemediğim para işini burada hallediyorum.

Hostele geri dönüyoruz. Giovanna’nın bir tanıdığının tanıdığı hostelin önünde aracıyla bekliyor, ve onu penguenlerin olduğu bölgeye götürecek. Yeni tanıştığı bu kişiye benim de onlarla gelip gelemeyeceğimi soruyor, problem yok. Çok şanslı adamım velhesselam. Hostelden sırt çantamı ve dolaptaki yiyeceklerimi alıp arabaya atlıyorum. Aracımız bir Toyota pickup. 10 kilometre şehir dışına kadar düzgün yolun ardından 130 kilometrelik toprak yola giriyoruz. Neyse ki dört çeker aracımızla son derece konforlu bir şekilde ilerleyebiliyoruz. Birkaç gün önceki Corsa ile seyahatten oldukça farklı. Hedefimiz “Cabo Virgenes”. Yolumuz yine genellikle düz, ve her yer ova. Hayvan yönünden oldukça zengin bir arazi. Doğal ortamda takılan koyun sürüleri sürekli yollarda dolaşıyor. Ayrıca birkaç defa guanaco (lamaya çok benzeyen, aynı familyadan olan bir hayvan) görüyoruz. Bir de devekuşları, tavşanlar, kuşlar. İnanılmaz değişik bir coğrafya bu Patagonya. Issızlığı, boşluğu, temiz doğasıyla beni derinden etkiliyor. Uzun bir yolculuk oluyor. Penguen görmek için bunca yolu katetmek pek akıl karı bir hareket değil muhtemelen, yine de keyfim son derece yerinde.

Penguen bölgesinin girişinde, normalde bilet alınması gereken yer kapalı. Bizden başka kimseler yok zaten. Burası ulaşım zorluğu nedeniyle pek popüler bir bölge değil esasen. Arabayı parkedip yürüme parkuruna geçiyoruz. Penguenlerle başbaşayız. Yüzlercesiyle. Üstelik işin güzel tarafı, Punta Tombo’da olduğu gibi ortalık, sürekli insanları oraya buraya girmemeleri için uyaran görevlilerle ve bir dünya ziyaretçiyle dolu değil. Penguenlerle tam anlamıyla başbaşayız. Yine parkurdan çıkmıyoruz, ama onlar bu sakinlikte yürüyüş parkuruna girmiş oldukları için yanlarına kadar sokulup, aralarına girip rahatça fotoğraf çekilebiliyoruz. Penguenlerin tam ortasında bulunmak çok istediğim birşeydi, gerçekleştirmiş oldum böylece. Biraz daha ilerleyince gözlem noktasından okyanus kıyısındaki yüzlercesini görmek mümkün oluyor. İstesek plaja, yanlarına kadar gidebiliriz, ama hayvanları daha fazla rahatsız etmenin bir anlamı yok.

Buradan, az ilerideki bir noktaya gidiyoruz. Burası anakara Güney Amerika’nın en güney ucu. Daha aşağısı, “Tierra del Fuego” bölgesi ve orası büyük bir ada. Ve asıl bomba olay; buradaki deniz fenerinin anahtarını alıyoruz görevliden. İçine yukarıya çıkıyoruz. Daha önce hiçbir deniz fenerinin içine girmemiştim. İçinde fenerin güçlü lambası olan ve dönen devasa mekanizma çok etkileyici. Dönüş yolunda ara ara duruyoruz ve uçsuz bucaksız Patagonya düzlüklerinin tadını çıkarıyoruz.

Rio Gallegos’ta Hector’un evine geçiyorum. Sağolsun hazırladığı akşam yemeğini yemek için beni beklemiş. Yorucu bir günün ardından çok iyi geliyor. Fasulye, domates, soğan, et soslu makarna. Oldukça lezzetli ve iki dolu tabak yiyince gayet de doyurucu. Giovanna hostele geçiyor. Yarın, yarım saat arayla hareket edecek farklı otobüslerde olacağız ve o, arada başka bir kasabada bir gece kalacağı için iki gün sonra Ushuaia’da görüşeceğiz.

Sabah 8:30’da kalkması gereken otobüsüm, artık alıştığım Arjantin saatiyle 9’u geçe hareket ediyor. İlginç ve uzun bir yolculuk oluyor. “Ateş toprakları” olarak bilinen “Tierra del Fuego” bölgesinin bir kısmı Arjantin’e bir kısmı Şili’ye ait. Arjantin’in en güney noktasına ulaşmak için ise Şili topraklarından geçmek gerekiyor. Bu da bir otobüs yolculuğunda iki sınır geçişi, dört kez de pasaport işlemleri anlamına geliyor. Arjantin’den çıkış, Şili’ye giriş, Şili’den çıkış, Arjantin’e giriş. Her seferinde otobüsten iniyoruz, elimizde pasaportlar ve otobüste dağıttıkları formlarla sıraya girip işlemlerimizi yapıp tekrar biniyoruz. Özellikle Şili’ye giriş kısmı çok uzun sürüyor; herkes bagajdan kendi çantasını alıp, x-ray cihazından geçirmek zorunda. Ayrıca görevliler otobüsün içini de kontrol ediyor. Her türlü meyve, hayvansal ürün, ve ekosisteme zarar verebilecek bilimum malzemeyi Şili’ye sokmak yasak ve bu konuda çok ciddiler. Tüm bu işlemler toplamda iki saatten fazla sürüyor.

Bir yolculuk boyunca bir anda pasaportumda dört yeni giriş-çıkış damgası daha oluyor, ve sonunda esasen yine aynı ülkede, Arjantin’deyim. Bu hızla giderse pasaportum kısa sürede dolacak. Zaten topu topu 2-3 boş sayfam kaldı, Buenos Aires’e döndüğümde yeni pasaport çıkartmam gerekiyor.

Geçişlerin bir tanesinde otobüsteki herkes işlemini halletti geri geldi, oturuyor şoförün gelmesini bekliyoruz. Muavin gelip benim ismimi söylüyor (daha doğrusu söyleyemiyor). Kontrol polisleri seni çağırıyor diyor. İyi bakalım, alıp pasaportu gidiyorum tekrar. Polis alıyor benim pasaportu eline, bir orasına bakıyor, bir burasına. Sayfaları titizlikle inceliyor, gerçek mi ev yapımı mı diye anlamak için sanırsam. Bir sorun mu var diyorum, yok diyor. Ha iyi, takılın madem. Şiddetle muhtemel hayatında ilk kez Türk pasaportu gördüğünden ortalık sakinleşince biraz daha oynamak istemiş. Hevesini aldıktan sonra tamam iyi günler diyor. Serbestim.

Uzun sınır kontrolleri, bir feribot geçişi, Rio Grande’de otobüs değiştirme ve birkaç yüz kilometresi toprak yollarda devam eden 14 saat süren yolculuğun ardından nihayet Ushuaia’ya akşam vakti varıyorum. Otobüs, okyanus kenarında ortalık bir yerde indiriyor, terminal yok burada. Deli bir rüzgar var ve hava çok soğuk. Neyse ki evinde kalacağım kişiler arabayla gelip beni alıyorlar. Evde şarap eşliğinde bir hoşgeldin yemeği beni bekliyor. Sıcak bir karşılama.

Böylece, bu gece itibariyle “dünyanın sonu”nu görmüş oluyorum…             Engin Kaban 28 Mart 2010 – El Calafate

Posted in Denemeler | 2 Comments »