Rota Latin Amerika

tek yön biletle başlayan ucu açık bir yolculuk

  • Son Yazılar

  • Kategoriler

  • Arşiv

  • Sayaç

    • 51,680 kişi siteme bakmış. Fena değil...

Amazon Postası 2: Leticia

Posted by Engin Kaban Ekim 30, 2010

Amazon Postası 2: Leticia

Bir önceki Amazon postam Peru’daki Iquitos şehriyle ilgiliydi. Bu sefer ise bir sonraki durağım olan Kolombiya’nın Leticia şehri ve çevresi hakkında kısa notlarımı paylaşacağım;

–          Herhangi bir kara ulaşımı olmayan Iquitos şehrinden, kısıtlı kara ulaşımı olan Leticia şehrine ulaşmanın temel yöntemi nehir yolu. Burada da iki alternatif var. 3 günde giden kargo gemilerinin güvertesinde yerlilerle birlikte, kendi kuracağınız hamakta yatarak yavaş ve Amazonları sindirerek yolculuk yapmak. Ya da 3 kat fazla para vererek, 10 saatte giden hızlı motorları kullanmak. Benim tercihim başından beri ilk yöntemdi. Taa ki…

–          Taa ki ayrıntılı bilgileri alana değin. Başlıbaşına bir deneyim olacaktı bu yolculuk. Ancak aynı zamanda riskleri de yüksek. En temel sorun, tek başıma seyahat edeceğim için, eşyalarımı güvenle bırakabileceğim bir yer ya da kişi olmaması. Çantalar ortalık yerde duruyor. Bu da 3 tam gün boyunca ne zaman tuvalete gitmek istesem, ne zaman gemide herhangi başka yere gitsem çantaların risk altında olacağı anlamına geliyor. Bu gemilerdeki hırsızlık hikayeleri az buz değil.

–          Öte yandan Amazon nehrinde korsanların olduğu ve sık sık gemilere saldırıp ne var ne yok soyduklarına ilişkin hikayeler dinledim. Kesinlikle şehir efsanesi değil, birinci ağızdan dinledim. Örneğin bu gemilerde şef olarak çalışmış bir Perulu arkadaşın başına 2 kez gelmiş. Ayrıca bu bölgede seyahat eden başka gezginlerden, gemilerin limanlarda durduğunda çalışanların korsanları caydırmak amacıyla sık sık havaya ateş açtığını duydum.

–          Tüm bu nedenler birleşince, ve artık aylardır güvenlik konularıyla uğraşmaktan yorulduğum için sakin ve huzurlu bir seyahat için hızlı motoru yeğledim.

–          Yolculuğum günün ilk ışıklarıyla birlikte sabah 6’da başladı. Özellikle ilk 1 saat çok keyifliydi. Amazon nehrini izlemek, gelip geçen irili ufaklı motorlara, gemilere bakmak, küçük yerleşim yerlerini görmek. Sonrasında bunlar azaldı ve neredeyse bitti. Sonsuz bir ormanla çevrelenmiş uçsuz bir nehir ve gökyüzü kaldı. O da ayrı güzeldi gerçi.

–          Akşamüstü saatlerinde yolculuğumuz sonlandı. Vardığımız yer çok ilginç bir nokta. Peru – Kolombiya – Brezilya üçlü sınır noktası. Motor, Peru toprakları olan bir adacığa yanaştı. Buraya hemen üşüşen küçük motorlu gençlerden birine atladım. İlk önce Peru’dan resmi çıkışımı yapmak için adacığın ortasında bir yerdeki gümrük bürosuna yürüdük. Çıkış damgamı aldım. Sonrasında motorla hemen karşıdaki Kolombiya topraklarına geçtik. Teknede tanıştığım Kolombiyalı bir adamla birlikte nehir kıyısından şehrin merkezine kadar birlikte yürüdük.

–          O saatte Kolombiya gümrük ofisinin kapalı olacağını öğrendiğim için geceyi “ülkesiz” olarak geçirdim. Ertesi gün de tembellik yapıp akşamüstü saatlerinde havaalanına gittim. Ülkeye giriş damgasının alınabileceği tek yer saçma bir şekilde havaalanı. Benim gibi nehir yoluyla girseniz de havaalanına uğramanız gerekiyor. Ben gittiğimde havaalanı kapanmıştı. Bir gece daha “kaçak” olarak ülkede kalmaya devam ettim.

–          Normalde bu şekilde 24 saat kalmaya izin veriyorlar, sonrası cezalı. Ben ise bu süreyi aşmış bulundum. Korka korka ertesi gün havaalanına gittim ama görevli memur birşey demeden giriş damgamı bastı.

–          Bu üç ülke arasında seyahat ise bütünüyle serbest. İstediğiniz gibi girip çıkabiliyorsunuz. Örneğin ben bir havasını koklamak için yürüyerek Brezilya tarafındaki Tabatinga şehrine geçtim. Limanında oturup tüm sokakları inleten Portekizce müzikleri dinleyerek ortamı izledim. Sonra bir moto-taxi ye atlayarak Kolombiya’ya geri döndüm. Moto-taxi ler burada temel ulaşım aracı. Normal bir motoru süren gencin arkasına atlıyorsunuz ve çılgın akan trafiğin içinde birşey düşünmeden yol alıyorsunuz. Çok düşünürseniz binmemeniz gerekir çünkü.

–          Özellikle iki kardeş şehir olan Leticia ve Tabatinga bütünüyle içiçe girmiş gibi. İkisinin de sokaklarında hem İspanyolca hem Portekizce konuşuluyor. Bir ülkenin para biriminde ödemenizi yapıp diğer para biriminde üzerini alabiliyorsunuz. Zaten kurlarının oranı yaklaşık 1000 olduğu için yuvarlak hesap yapmak da kolay oluyor.

–          Bu iki şehirde Amerikan doları vererek bu ülkelerin parasını almak çok avantajlı. İlginç bir şekilde kurlar normalden çok daha yüksek. Bu tüyoyu benden 2 ay önce buradan geçmiş arkadaşlarımdan almış olduğum için hazırlıklı geldim ve yanımda getirdiğim yüklüce bir miktar Amerikan dolarını Kolombiya pesosuna çevirdim. Umarım sahte çıkmazlar…

–          Leticia’da geçirdiğim üç gün boyunca birkaç defa sağanak yağmur yağdı. Yaklaşık 15-20 dakika boyunca, gök yarılmış gibi bir yağmur; sonrasında tekrar güneş açıyor.

–          Kolombiya’ya varmamla iyice Latin ortamlarına vardığımı hissettim. Bir renkli hayatlar, sürekli sokaklarda çalan Latin müzikler, her an dans etmeye hazır insanlar. İlk izlenimlerim gayet iyi.

–          Kente ilk varışım akşam karanlığında olduğu için kalcak yer bulana değin kendimi epey güvensiz hissetmiştim. Ancak sonrasında kaldığım 3 gün boyunca güvenli bir şehir olduğuna karar verdim.

–          Şehre 11 kilometre uzaklıkta, ormanın içinde bir çeşit hayvanat bahçesine gittim. Burada timsah, kocaman yılanlar, prehistorik kaplumbağa, tarantula gibi bu toprakların sıradan canlılarını görme şansım oldu.

–          Sonrasında ormanın içinde 7-8 kilometrelik bir yürüyüş yaptım, birkaç komünitenin içinden geçtim.

–          Iquitos’da aldığım hamak ve cibinliği, Leticia’da kaldığım hostelin sahibine, hiç kullanmak nasip olmadan satmak zorunda kaldım. İlginç bir şekilde istemeden de olsa, Peru-Kolombiya fiyat farkları nedeniyle azıcık kar bile etmiş oldum.

–          Normal planım Leticia’dan kargo gemilerine binerek Brezilya Amazonları’nın başkenti ve tüm Amazonların en büyük şehri olan Manaus’a 4 günde varmak vardı. Buradan da kara yoluyla yaklaşık 40 saatlik bir yolculukla Venezüela’ya geçecektim. Ancak bu Brezilya – Venezüela karayolundaki otobüslerin halen sık sık gerillalar tarafından saldırıya uğradığına ilişkin birçok kanaldan bilgi alıyordum zaten. Geçen gün tanıştığım Kolombiyalı adam da, eşinin böyle bir saldırıya mağruz kaldığını, Venezüela’nın zaten genel olarak oldukça tehlikeli olduğunu tekrar söyleyince rotamı değiştirmeye karar verdim.

–          Hala Manaus’a kadar gemiyle gidebilirdim, bu gemiler Peru’dakilere göre kısmen daha güvenli ve düzgün. Ancak Manaus’dan sonra Venezüela’ya kara yoluyla girmezsem herhangi bir başka yere ulaşımım zor ve pahalı olacağı için bu planı tümden iptal ettim.

–          Leticia’dan, Kolombiya’nın başkenti Bogota’ya uçmaya karar verdim. Uçak fiyatlarına bakarken, az bir fark ödeyerek ikinci bir uçuş yapmanın da olanaklı olduğunu farkettim. Böylece biletimi, daha önce adını bile duymadığım ancak en ucuz uçuşun mümkün olduğu, Kolombiya’nın Karayip sahillerindeki Barranquila şehrine aldım.

–          Şu satırları yazdığım an itibariyle Bogota’dan Barranquila’ya uçuyorum. Fikrimi değiştirmezsem direkt olarak Barranquila’dan otobüsle Cartagena’ya geçeceğim. Karayip sahillerinde deniz-kum-güneşin tadını çıkaracağım.

–          Bu uçuşla birlikte aynı zamanda, son 9,5 aydır ilk kez Güney Yarımküreden Kuzey Yarımküreye geçmiş olacağım.

Engin Kaban

30 Ekim 2010 – Santa Marta

Posted in Denemeler | 8 Comments »

Amazon Postası 1: Iquitos

Posted by Engin Kaban Ekim 12, 2010

Amazon Postası 1: Iquitos

Tam 1 hafta önce geldigim, Peru Amazonları’nın en buyuk sehri Iquitos’da 1
haftami doldurmus bulunuyorum. Bu zamana dair izlenimlerimi kisaca
paylasacagim;

–          Iquitos, dunyada kara ulasimi olmayan en buyuk yerlesim yeri.
Temel ulasim yontemi nehir yolu. Ben ucakla geldim, nehirden gidecegim.

–          Ucaktan iner inmez beni sicak (35-40C) ve nemli (%90) bir hava
karsiladi.

–          1 hafta boyunca hic yagmur yagmadi. Burada yaz-kis yok.
Kuru-islak sezon var. Ve su an kuru sezonun sonlari. Bu nedenle nehirlerdeki
su en dusuk seviyesinde. Islak sezon cok ciddi anlamda islak oluyormus.
Zaten zamanlamamda kuru sezona denk getirmek temel kriterimdi.

–          Sehirici temel ulasim yontemi uc tekerlekli motorsikletler.
Bunlardan binlerce var ve inanilmaz bir kaos ve gurultuye neden oluyorlar.
Ayrica az da olsa, kamyonetten bozma sehirici otobusleri var. Otobuslerde
pencere yok, uc tekerlekli motorlar da aynen, firil firil.

–          Sehirde ne yazik ki; ozellikle yabancilara yonelik olarak, ciddi
bir fuhus sektoru var ve kucucuk kiz cocuklarinin calistirilmasi cok yaygin.
Turizm sektorundeki bazi kisilerin kendi kucuk kizlarini turistlere
pazarladigina dair hikayeler duyuyorum. Sokakta, kafelerde 40-50 yasinda
turist erkeklerin 15-20 yaşındaki yerli kızlarla birlikte oldugunu gormek
siradan goruntuler arasinda. Amazon bolgesi kadinlari ortalama Peru’lulara
kiyasla daha seksiler. Ayrica gozle gorunur bir escinsel yogunlugu var.

–          Sehir genel olarak oldukca tehlikeli. Ozellikle belli bolgeleri.

–          Sehirde Amazon bolgesine ait sayisiz degisik yiyecek ve icecegi
denemek mumkun.

–          Sehre gelir gelmez, Amazonlar’da yasayan her insanin olmazsa
olmazi bir hamak ve sineklerden korunmak icin bir cibinlik aldim kendime.

–          Burada, sokakta kendi yaptiklari takilari satan genclerle
tanistim. Sonra onlarin araciligiyla 2 Yeni Zelandali elemanla tanistim. Bu
akliselim arkadaslar bir kucuk tekne satin alip Amazon nehrini boylu boyunca
gecmeye karar vermisler. Ne bir gram Ispanyolca konusabiliyorlar ne de
bolgeyle ilgili en ufak bir fikirleri var. Sag salim gecmeleri cok zor.
Bunlar ve yerli birkac kisiyle birlikte sehrin ilginc ve tehlikeli bircok
semtini dolastik, tekne yapilan yerlere gittik, pazarlik ettik; cok ilginc
bir tecrube oldu.

–          Yine burada tanistigim bir Peru’luyla 1 gun kalmak icin ormanda
yasayan bir komuniteye gittik. Orada bir ailenin evine konuk olduk. 1 gun
yalan oldu, toplamda 4 gun kaldim.

–          Bu topluluk kendi dilini konusan (ayni zamanda Ispanyolca da
biliyorlar), ormanin icinde kendi dunyasinda yasayan, ama dis dunyayla da
iletisimleri olan ilginc insanlar. Son derece misafirperverler. Birlikte
nehirde balik avladik, ormanin derinliklerinde yuruyus yaptik, nehirde kurek
cektik, bircok hayvan bitki vs. gorduk.

–          Tum evler yaklasik 2 metre yuksekliginde kaziklar uzerine insa
edilmis ahsap yapilar seklinde. Kuru sezonda yerden 2 metre yuksekte olan ve
yuruyerek ulasilan evler islak sezonda suyun ortasinda kaliyor ve evler
arasi tek ulasim yontemi kucuk sandallar oluyormus.

–          Tum yerel halk ormanda her yerde ciplak ayakla dolasirken ben
gore-tex trekking botlarimla kendimi tuhaf hissettim; ama yapacak birsey
yok.

–          Ormanda yasayan insanlar icin nehir hersey. Ulasim araci, icme
suyu, sosyallesme ortami, kanalizasyon, camasir yikama yeri, banyo, copluk,
besin kaynagi, hersey…

–          Ormanda, 30 yildir Peru’da yasayan bir Avusturyali kadinin kurup
islettigi kelebek ciftligi ve jaguar, tembel hayvan, maymunlar, papaganlar
gibi enteresan hayvanlarin bulundugu yeri gezdim.

–          Sivrisinek durumu korktugum kadar kotu degil. Cogu zaman spreyimi
sıkıyorum ama kuru sezon olmasi nedeniyle sinek de cok  cok az var.

–          Bolgede nehirlerde yolculuk yapilan gemilerle ilgili cesitli
soyulma hikayelerini, korsan maceralarini birinci agizlardan heyecanla
dinlemeyi surduruyorum. Cok heyecanli.

–          Buradan bir sonraki duragim Peru-Kolombiya-Brezilya uclu
sinirinin oldugu bolge ve Kolombiya Amazonlari olacak.

–          Beni izlemeye devam edin…

Engin Kaban

12 Ekim 2010 – Leticia

 

Posted in Denemeler | Leave a Comment »

9

Posted by Engin Kaban Eylül 24, 2010

9

Bugün 24 Eylül 2010. Tamı tamına 9 ay olmuş.

İnanılır gibi değil gerçekten de. 24 Aralık 2009 gecesi, Türkiye’de kış iken Brezilya’da yazın ortasına inişimi çok net hatırlıyorum. Gezdiğim onca ülke, şehir, kasaba, köy… Hepsi sanki dün gibi.

Geriye dönüp baktığımda yaşadıklarım tek kelimeyle muhteşem. Birçok şey tam önceden tasarladığım gibi, bazı şeyler ise tahmin edemediğim şekillerde gelişti. Ve herbiri benim için yeni yeni tecrübeler oldu ve  olmaya devam ediyor. Bunların birçoğunu ilk 6 ayın sonundaki yazımda paylaşmıştım (bkz. https://rotalatinamerika.wordpress.com/2010/06/24/hayalimdeki-yolculugun-ilk-6-ayi/)

Dokuz ayda yedi ülke gezdim. Yola çıkmadan önce kafamda tasarladığım genel olarak ülke başına bir ay ortalamasıyla örtüşüyor sayılır. Arjantin’de nasıl olduğunu anlamadan neredeyse 4 ay geçirdiğimi düşününce genel rakamlar makul seviyede.

Kabaca 1 sene olarak düşündüğüm yolculuk ise şu koşullarda pek 1 senede bitmeyecek gibi duruyor. Güney Amerika’da önümde Venezüela, Kolombiya ve Ekvador var. Hatta ucuz yolunu bulabilirsem Galapagos adalarına da geçebilirim. Geriye kalan üç Güney Amerika ülkesi olan Guyana, Fransız Guyanası ve Süriname’ye gitmeyeceğim çünkü vize istiyorlar ve vizeleriyle uğraşacak kadar ilgi duymuyorum kendilerine.

İlk başlarda Güney Amerika’yı bitirince direkt ABD’ye uçmayı düşünüyordum, ancak şimdi seyahatime kara-deniz yoluyla devam etmeye karar verdim. Orta Amerika ülkelerinden ve Meksika’dan geçerek ABD’ye varmayı tasarlıyorum. Arada yaklaşık 8-9 ülke var gözüküyor, ama hepsi çok küçükler. Tamamını toplayınca bir Güney Amerika ülkesi anca ediyor; yani muhtemelen oraları geçişim hızlı olacaktır.

Öte yandan asıl şu an beni heyecanlandıran Amazon yolculuğum var. Uçak biletimi bugün aldım. Önümüzdeki hafta, dünyanın kara ulaşımı olmayan en büyük yerleşim yeri olma özelliğini taşıyan Iquitos şehrine uçuyorum. Her ne kadar doğayı çok seven bir insan da olsam, özellikle küçük börtü böcüklerden çok hoşlaşmadığım için Amazonlar’da aşırı yaymam diye tahmin ediyorum; ama belli de olmaz.

Amazonlar’ın ardından Venezüela-Kolombiya-Ekvador üçlüsü geriye kalıyor. Üç ülke de her yönden hem çok çekici ve renkli, hem de çok tehlikeli gözüküyor. Bugün itibariyle genel araştırmalarımı yapmaya başladım, çok enteresan şeyler bekliyor gözüküyor bu topraklarda beni. Zamanı geldikçe, yaşadıkça paylaşırım; tabi okuduklarımın bir kısmını yaşamak istemem.

Artık çok ciddi anlamda yorulduğumu, ve birtakım şeyler için doyum noktasına ulaştığımı da farkediyorum. İlk zamanlardaki gibi heyecanlanamıyorum herşeye, daha sakinim. Kendi halimde vakit geçirmekten çoğu zaman daha çok keyif alıyorum. Etrafımda, özellikle hostellerde kaldığım zamanlarda, bol miktarda olan “çılgın partici gringo gençlik” den uzak duruyorum; tıpkı şu satırları yazıyor olduğum Cuma gecesi olduğu gibi. Yolculuğum sanırım her geçen gün biraz daha “içsel” bir hal alıyor; zaten en başından beri esas istediğim de buydu. Her ne kadar daha aylarca gezecekmişim gibi gözükse de hemen yarın dellenerek kendi isteğimle veya herhangi bir zorunluluk nedeniyle geri dönmem gerekse üzülmem aslında; görceğimi gördüm, yaşayacağımı yaşadım esasen.

Farklı farklı birçok durumla sürekli mücadele ediyor olmak da ciddi enerji tükettiriyor. Bunu özellikle son 1,5 ayımı geçirdiğim Peru’da çok fazla yaşadım ve artık bıktım diyebilirim. Gözünün içine baka baka yalan konuşan insanlar, her fırsatta kazıklamaya çalışan satıcılar, bineceğim her taksi için saçma sapan pazarlık etmem gerekmesi, yolda “hola amigo” diye yanaşan tiplerin muhabbetin ilerleyen safhalarında ot satıcısı çıkmaları, kalabalık ortamlarda sürekli çantayı cebi, önü arkayı kollama telaşı, 10 kişilik hostel odalarında son derece yaygın olan hırsızlık olaylarına kurban gitmemek için önlemler almak ve daha birçok şey. Tek istediğim sokakta huzurlu, rahat yürüyebilmek artık. Sanırım Güney Amerika’dan direkt olarak, yaşam koşullarına her anlamda hayran olduğum İskandinavya’ya geçip refah-huzur konusunda diğer bir uç noktayı yaşayıp kendime gelsem çok iyi olacak.

Bu dokuz aylık sürecin bana öğrettiği en önemli şeylerden bir tanesi de “uzun süreli yolculuk”, veya benim deyimimle “mobil yaşam deneyimi”nin herhangi bir kısa (birkaç hafta ya da 1-2 aylık) seyahatten çok ama çok farklı olduğu. Yaşanılanlar, ruh hali, düşünce yapısı, gerektirdikleri, getirdikleri ve götürdükleri…

Öyle bir an var ki; o modu bir kez yakaladınız mı ya herşeye rağmen bağımlılık haline dönüşüp devam edersiniz, ya da pes edip bırakırsınız. Ben bu kritik noktaya 5,5 ayın sonunda gelmiştim ve “devam” demiştim. (bkz. https://rotalatinamerika.wordpress.com/2010/06/09/devam/) Şu an 9 ay oldu ve ara ara yakınıyor gibi gözüksem de hala “devam” diyorum. Çünkü bir kere bu yaşam şekline alıştım.

Ancak bu yolculuk bana bir şeyi daha öğretti. Tüm yaşamım boyunca bu şekilde “devam” edemeyeceğimi de biliyorum. Gezmeyi görmeyi, değişikliği, kısacası “yaşamayı” çok ama çok seviyor da olsam “yerleşik hayat”ın güzelliğini de bu yolculuk sırasında anladım. Burada herhangi bir şehirde çevremdeki insanlarla nereye gidersem gideyim bana “gerçek arkadaşlarım”la Alsancak’ta bira içmenin keyfini vermez, veremez. Veya yorucu bir günün sonunda kendi evimde uyumanın, çevremde ailemin, dostlarımın, sevdiklerimin olmasının huzur ve mutluluğunu.

Zaten tekrar evine dönecek olmak da yolculuğa heyecan veren en önemli unsurlardan bir tanesi. Bekleyenlerin olması ve de. Aksi takdirde çok daha farklı, çok daha eksik olurdu herşey muhtemelen. Daha çok bir “kaçış” olurdu. Ben ise kaçmadım; sadece biraz “değişiklik yaptım”.

Ara ara bağırmak çağırmak, sesimi duyurmak istiyorum. Dünyanın her noktasında beni duyabilen, hislerimi paylaşabilen, yaşadıklarımı azıcık bile olsa anlayabilen birilerinin olduğunu bilmek güzel. Bu şekilde ben daha çok yazarım.

Beni duyabilenlere sevgilerle…

Engin Kaban

24 Eylül 2010 – Lima

Posted in Denemeler | 18 Comments »

Strateji Değişikliği

Posted by Engin Kaban Ağustos 12, 2010

Strateji Değişikliği

Bu bir bilgilendirme yazisidir:

Biliyorsunuz 7 aydir yollardayim. Bu sure icinde bircok sey olup bitiyor
cografyalar degisiyor, ben degisiyorum….

Ve tum bu kosullar icinde bir yandan da yazmaya calisiyorum. Bir websitesi
kurdum yola cikarken, planim bunu guncel tutmakti ama beceremedim. Su an
sitemdeki son yazim 4 ay oncesine ait.

Yazmayi cok seviyorum, paylasmayi da; ama yolculuk sirasinda bunu yapabilmek
cok zormus, onceden farkedememisim. Hele hele siteyi guncellemek basli
basina iskence olmaya basladi ozellikle zor bulunan ve yavas internet
nedeniyle. Iyice geride kaldikca da kendimi baski altinda hissetmeye
basliyorum.

Bilgisayar karsisinda cok zaman gecirdigimi de farkettim ve bunu azaltmaya
karar verdim.

Kafamdaki fikirleri beni yakindan takip eden birkac dostuma da danistiktan
sonra sekillendirdim ve kararimi verdim:

– Su an itibariyle eksik olan 4 ayin yazilarini siteme koymayacagim, sadece
fotolari koyacagim.
– Bundan sonra tum fotolari paylasmaya devam edecegim.
– Geriden gelerek uzun yazilar yazmaktansa bundan sonra guncel ve kisa
bilgilendirme postalari gonderecegim.
– Kendim icin detayli yazilar yazmaya devam edecegim fakat bunlari sitemde
paylasmayacagim.
– Yolculugumun en basindan beri olan kitap yazma fikrim hala devam ediyor.
Biriken notlarimi yolculugum bittikten sonra kitap olarak satin alarak
okuyabileceksiniz 🙂
– Sitemin Ingilizce kismini da yukarida yazdigim sekilde surdurecegim. Ancak
Turkce bilmeyenler kitabimi okuyamayacaklar. (olur da ileride taninmis bir
gezi yazari olursam belki kitabim cevrilir :):)
– Kazanacagim zamani, surekli kafamda olan fakat bir turlu yogunlasamadigim
baska projelere aktaracagim.

Simdilik bu kadar.

Yorumlarinizi duymak isterim. Bana direkt olarak yazabilirsiniz.

Saygilar, sevgiler…

Engin Kaban

11 Ağustos 2010 – Puno

Posted in Haberler | Leave a Comment »

Cesur Türk Juan

Posted by Engin Kaban Ağustos 11, 2010

Cesur Türk Juan

Arjantin #1o: El Chalten

100. – 101. gün  (3 – 4 Nisan)

Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com/enginkaban/ElChalten#

İki yolun kesişim noktasındayız. Hava açık, ama bir o kadar da serin. Birkaç dakikada bir geçen tek tük araç haricinde herhangi bir yaşam belirtisi yok. Alabildiğine uzanan ovalar, arka planda dağlar, ve upuzun yollar. Ne bir bina var, ne de bir insan. Tek duyduğumuz rüzgarın sesi. Burada belki birkaç saat araç beklememiz gerekecek, belki de kimse durmayacak ve yol kenarında kamp yapacağız. Bilmiyoruz, ama çok da farketmez. Patagonya her türlü muhteşem. Vee bugün yolculuğumun 100. günü. Güney Amerika yollarında geçen tam 100 gün.

Sabah Gülcan’la El Calafate’deki evden ayrılıp yola düştük. Otostopla üç araç değiştirerek kasabanın yaklaşık 30km dışındaki bu yol ayrımına gelmeyi başardık. Buradan ise, trafiğin çok çok daha az olduğu (saatte 20 araç yerine saatte 10 araç) El Chalten yoluna devam etmemiz gerekiyor. İnşallah bir kamyonet durur da kasasında oturarak firil firil etrafı izleyerek gideriz diye ümit ediyorum. Keşke başka bir şey isteseymişim. Bir süre bekledikten sonra bir pick-up araç duruyor. Atlayın arkaya diyorlar. Çok mutluyuz. Ama mutluluğumuz, ilerideki dakikalarda üşüme, titreme, ve artık birşey hissetmemeye başlamanın akabinde şoför hakkında ileri geri yorum yapmaya dönüşüyor. Malum dümdüz ve bomboş yollarda şoförümüz yaklaşık 130 km/saat ortalama hızla yol alıyor. Bu da, her ne kadar kasanın en kuytu yerinde büzüşmemize rağmen şiddetli bir rüzgara mağruz kalmamız anlamına geliyor. Bize açık havayı uygun gören şoförün arka koltuktaki bavulda ne taşıdığını çok merak ediyoruz; çok değerli birşey olsa gerek ki bavulu kasaya atıp bizi içeri almayı önermiyor. 2 saat süren “firil firil” bir yolculuğun ardından El Chalten’e varıyoruz. Şoför bir de utanmadan “Nasıldı?” diyor. “Soğuktu” diyorum.

Ben yine toparlıyorum kendimi ama Gülcan rüzgar sebebiyle tamamen dağılmış durumda. Çok keyifsiz hissediyor ve bulduğumuz hostelde hemen uyumaya başlıyor. Bense, bu doğa harikası trekking cennetine gelmiş olmanın heyecanıyla, edindiğimiz haritadan hemen kendime kısa ve basit bir rota seçip açılışı yapıyorum. Günün son ışıklarıyla birlikte hemen kasabanın yanındaki bir tepeye tırmanıyorum ve oradan kasabanın üzerinde havanın kararmasını kuşbakışı olarak izliyorum.

El Chalten esasında kendi halinde, etrafındaki dağların kayalıkların ortasında çukur gibi kalmış küçücük, 200 nüfuslu bir yerleşim yeri. Ancak hemen yakınındaki sayısız yürüyüş ve tırmanış rotasını, ve de meşhur Fitz Roy dağını bulundurması nedeniyle çoğunluğu Avrupalı binlerce doğaseverle dolup taşıyor. Kasabada birçok hostel, birkaç tane ücretli kamp yeri, internet kafe, süpermarket gibi ihtiyacımız olan herşey mevcut. Öyle güzel bir konumda ki, El Chalten’i merkez yaparak günübirlik çeşitli rotalara yürüyüşler yapıp, akşamında yine hostelinize dönmeniz mümkün. Böylece ufak bir çantayla hızlı ve rahat yol alınabiliyor. Veya kamp malzemelerinizi alıp milli parkta belirlenmiş kamp alanlarını merkez yaparak birkaç gün doğayla başbaşa geçirilebiliyor.

El Calafate’de son akşam ev sahibimize güzel bir sebze yemeği yapacaktık, ama kısmet olmadı. Böyle olunca patlıcanımız, patatesimiz, havucumuz, soğanımızla geldik El Chalten’e. Gülcan’ın keyifsiz olması, ve benim de tek başıma pişirmeye üşenmem nedeniyle aç bir şekilde erkenden uyuyoruz ilk gecemizde. Ama ertesi sabah biyolojik saatlerimiz, ve benim kazınan karnım, sabahın 6sında daha hava bile aydınlanmadan uyanmamızı sağlıyor. Ve muhtemelen sabahın köründe hostelde “türlü yemeği” yapan ilk insanlar olarak tarihe geçiyoruz. Her ne kadar elimizdeki imkanlarla tuz gibi bazı temel maddelerimiz eksik kalsa da, o yemeğin tadı hala damağımda.

Karnımız tok sırtımız pek bir şekilde hazırlanıyoruz. İlk işimiz, önceki gün gözümüze kestirdiğimiz ancak dolu olduğu için kalamadığımız, Hostelling International üyesi, lobisinde pufuduk koltuklar olan hostele taşınmak oluyor. Eşyalarımızdan kurtulup, kendimizi El Chalten’in muhteşem doğasına bırakıyoruz. Günübirlik bir yürüyüş olacağı için sadece küçük çantalarımız ve biraz yiyecek ve su alıyoruz yanımıza. İkimizin de performansı iyi olduğu için gayet tempolu bir şekilde devam ediyoruz yolumuza. Bir noktada, yandaki tepelerden birinin zirvesinden iki kişinin bağırdığını farkediyoruz. Hayal meyal gözükseler de çocuk olduklarını anlıyoruz ve yardım istiyorlar. Tam olarak her söylediklerini anlayamıyoruz, ama ben “bekleyin geliyorum” diye bağırıyorum. Çocukları başka birçok yürüyüşçünün duymasına rağmen kimsenin oralı olmaması ilginç geliyor. Gülcan rotada kalıyor gerekmesi durumunda yardım bulmak için, ben kısa bir tırmanışla çocuklara ulaşıyorum. İki tane, 11-12 yaşlarında erkek çocuk. Çok korkmuşlar. Bir tanesi durmadan ağlıyor. Anlattıklarına göre babalarını kaybetmişler. Dağ başında bir adamın çocuklarını kaybetmesine pek anlam veremiyorum. Her neyse çocukları yürüyüş rotasından kasabaya geri dönmekte olan iki kadına teslim ediyoruz kaldıkları otele götürmek üzere. Yolumuza devam edince tek başına yürümekte olan bir adamın gözlerinden hüzünlü olduğunu düşünen Gülcan “afedersiniz, çocuk kaybettiniz mi?” diye soruyor, ve evet babayı buluyoruz. Adamda çokcuklarının bulunmasını yansıtan herhangi bir heyecan veya sevinç göremiyorum. Zaten dağ başında çocuklarına sahip çıkamayan babadan daha fazlasını beklemek de abes.

Arjantin’de insanlara Engin ismi çok zor geliyor, telaffuz edemiyorlar. Yolda tanıştığım birisi, senin ismin zor, bundan sonra senin ismin “Juan” olsun demişti. Ben de iyi, öyle olsun demiştim. Juan, bizim Ahmet – Mehmet gibi çok yaygın bir isim buralarda. O gün bugündür kendimi tanıtırken “İsmim Engin, ama bana Juan diyebilirsiniz” diyorum. Çok eğlenceli oluyor. Geçen yaz da Fas’a gittiğimde yine adımı söyleyemeyen birisi bana “Ahmad” demeye başlamıştı, Fas’ta da kendimi Ahmad diye tanıtıyordum. Bakalım Uzakdoğuya gideceğim zamanlar ne tür tuhaf isimlerim olacak. Bu Juan hikayesini de bilen Gülcan, çocukları tepeden kurtarmış olduğum için bana “Cesur Türk Juan” demeye başlıyor. Aslında benzer olay Gülcan’ın da başına gelmiş ve ona da tanıştığı bir Arjantinli “Julie” demeye başlamış. Biz cesur Türkler Juan ve Julie Patagonya topraklarını karış karış geziyoruz.

11 kmlik bir yürüyüşün sonunda nihayet hedefimize ulaşıyoruz. Önümüzde Torre buzulu ve gölü. Büyüleyici. Yemek, ihtiyaç ve keyif molası. Şehirde ve doğada favori yiyeceklerim arasında olan tane mısır konservemi göl kenarında müthiş bir huzur ve mutlulukla yiyorum. Patagonya’nın temiz, kusursuz ve vahşi doğasına bir kez daha hayran kalıyorum.

Göl kenarından yükselerek ilerleyen ve buzula daha da yaklaşmayı sağlayan patikayı yürüyoruz. Her metrede buzul daha bir büyüleyici gözüküyor. Her ne kadar Perito Moreno buzuluyla kıyaslanamaz olsa da, burada bizzat yürüyerek doğal yöntemlerle ulaşılan bu yerde sizi bir buzulun karşılaması çok daha etkileyici belki de. Çünkü diğer tarafa araçla ulaşıp, yüzlerce turistle birlikte metal platformların üzerinde yürüyerek bakılabiliyor ancak. Buraya ise 3 saat yürüyüşün ardından ulaşılabiliyor.

Dönüşe başladığımızda bizden başka kimse kalmamış oluyor. Havanın kararmasına yaklaşık 2 saatin kaldığı, ve 3 saatlik yolun olduğu düşünülünce mantıklı olan da bu. “Olsun biz cesur Türkleriz, Patagonya bizden sorulur” diyerek yola çıkıyoruz. Hatta farklı yerler görelim diye başka bir rotadan dönüyoruz. Buralarda kaybolmak kolay değil zaten, yürüyüş parkurları çok belirgin, yol ayrımlarında bilgilendirici tabelalar ve ufak haritalar var. Zaten az biraz doğaya alışkın, yön kavramı iyi biriyseniz hiç problem kalmıyor. Tam kasabamızı yukarıdan gören bir noktaya ulaştığımızda hava kararmış oluyor, süper zamanlama. Burada bir kayanın üzerinde durmuş bir baykuş karşılıyor bizi. Sanki bize hoşgeldin diyor, yanınızdayım merak etmeyin diyerek enerji veriyor. Patagonya’nın masal gibi doğasının oyuncularından sadece birisi.

Hostelin tam teşekküllü mutfağında güzel güzel yemek yapıyoruz. Bu hostelin beni çeken en önemli özelliği olan pufuduk koltuklarda keyif yapıyorum. Patagonya’da bir gün daha böyle sonlanıyor. Yarın itibariyle doğada kamp zamanı…

Engin Kaban

14 Haziran 2010 – Santa Fe

Posted in Denemeler | 2 Comments »

Hürriyet Gazetesi Seyahat Eki röportajım

Posted by Engin Kaban Ağustos 10, 2010

9 Ağustos Pazartesi günü, Hürriyet Gazetesi Seyahat Eki’nde Iguazu Şelaleleri’yle ilgili röportajım yayınlandı.

Aşağıdaki linke veya fotoğrafa tıklayarak okuyabilirsiniz:

http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/15512399.asp?gid=56

Posted in Haberler | 1 Comment »

30 km X 5 km X 70 m

Posted by Engin Kaban Temmuz 29, 2010

30 km X 5 km X 70 m

Arjantin #9: El Calafate – Perito Moreno Glacier

92.- 99. gün  (26 Mart – 2 Nisan)

Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com/enginkaban/ElCalafate?authkey=Gv1sRgCM-flrSxvYnp5QE#

Puerto Natales’den birkaç saatlik kısa bir yolculukla El Calafate’ye varıyorum. Ev sahibim Analia beni arabasıyla terminalden alıyor. O da ne, arabada bir de tanıdık yüz var. Puerto Natales’deki evde kalan diğer 20 kişiden biri olan Kolombiyalı Jaime Meğer bu sabah aynı otobüsle gelmişiz haberimiz yok. Neyse dünya küçük, Patagonya daha da küçük – belki daha doğrusunu söylemek gerekirse hem büyük hem küçük -. Evde ayrıca bir İtalyan eleman iki de Polonyalı kız misafir var. Ertesi gün bir de yine bir önceki evdeki oda arkadaşım Katalan Norbert de geliyor tam oluyor. El Calafate’de fazla CS üyesi olmadığı fakat geleni gideni çok olduğu için hemen herkes Ana’nın evinde kalıyor. Şu ana kadar birkaç yüz kişi ağırlamış.

Ana orta yaşlı bir kadın; 10 yaşındaki kızı Valentina ve üç köpeği ile yaşıyor. Gelmeden önce yazışırken evin adresini sorduğumda, “evin adresi yok” demiş ve tarif etmişti. Adres sisteminin bu kadar gelişmiş olduğu Arjantin’de bu beni şaşırtmıştı. Ama şimdi görüyorum ki evin gerçekten bir adresi yok. Ev, kasabanın merkezine yürüyerek yaklaşık 45 dakika mesafede bir tepede. Bomboş arazinin üzerinde, birbirinden birkaç yüz metre aralıklarla konumlanmış tek tük evler var burada. Her evin yolu kendinin. Ortalıkta insandan çok köpek ve yakındaki çiftlik nedeniyle at var. Argentino Gölü manzaralı, süper huzurlu bir ortam. Ne internet var ne telefon ne de herhangi bir toplu ulaşım aracı. Muhteşem. Hava karardıktan sonra ana yoldan eve kadar olan son 15 dakikalık kısım, kendi bölgelerini korumayı görev edinmiş agresif köpekler nedeniyle son derece ürkütücü ve tehlikeli oluyor. Sadece ay ışığının aydınlattığı toprak yolda hızlı adımlarla ilerlemek gerekiyor. Her gece eve varış başlı başına bir macera.

İlk birkaç günü çoğunlukla evde takılarak huzur içinde geçiriyorum. Puerto Natales’in aşırı rüzgarlı, bulutlu ve soğuk havasından sonra burada ışıl ışıl parlayan güneşe karşı uzanıp güneşleniyorum, uyukluyorum, tembelliğin tadını çıkarıyorum. Kitap okuyorum, gelen ilhamla yazılarımı yazıyorum. Akşamları ev sahibi ve tüm misafirler hep birlikte yemek yiyoruz. Evin herhangi bir markete uzaklığı, hepimizin tembelliği, ve de kolay ve ekonomik olması nedeniyle üç öğün makarna yer hale geliyoruz. Artık bir noktadan sonra vücudum daha fazla makarnayı kabul etmez oluyor. Genelde iki günde bir kasabaya inerek medeniyetle buluşuyorum. Kasabanın ana caddesinin ortasındaki banklara oturup kablosuz internet ile dış dünyayla bağlantımı sağlıyorum. Marketten erzaklarımı tamamlıyorum. Bu bölgede, kanun gereği marketlerde naylon poşet vermiyorlar. İsteyene anca kese kağıdı veriyorlar. Çok takdir ettiğim bir hareket.

Yeterince tembellik yaptıktan sonra El Calafate’de bulunmamım asıl sebebi olan Perito Moreno Buzulu’na gitmek için artık hazırım. Yine erken kalkamadığım için öğlene doğru ancak yola çıkıp otostopa başlayabiliyorum. Çok fazla umudum yok esasen, çünkü bu yolda trafik az ve buzula giden insanların çoğunluğu otobüsleri tercih ediyor. Bu nedenle yanıma İspanyolca kitabımı da alıyorum, beklerken çalışıp sıkılmamak adına. Ana yol üzerinde, tam bir tümseğin olduğu noktada bekliyorum. Burada tüm arabalar durma noktasına kadar yavaşladığı için şoförlerle göz göze gelme süremi artırıp, onları seri katil olmadığıma inandırıp beni arabalarına almaları için gülümsüyorum. 10 dakika geçmeden bir araba duruyor ve evet, buzula gidiyor. 40 yaşlarında, Hollandalı bir adam. 2 şirketin yöneticisiyken işini bırakmış yollara düşmüş. Dünya üzerinde birkaç yeri dolandıktan sonra kendini Güney Amerika’da bulmuş. Buenos Aires’den kiraladığı araba ile geziyor. Para derdi yok tabi, 1,5 aylığına araba kiralayıp tek başına binlerce kilometre yapıp tüm masraflarını karşılayabiliyor. Bu yaşta tek başına geziyor olması da biraz ilginç tabi ya hadi bakalım. Zaten üzerindeki kot pantolonuyla gezginlik seviyesi değerlendirmemde büyük bir eksi alıyor benden.

Milli Park girişinde yine Arjantinlilerin 3 katı olarak 75 peso (30 lira) ödüyoruz. Buradan, otostop yaptıkları park görevlisi şoförü kafalayarak bedava giren, yine otostop yaptıkları şoförü kafalayıp arabanın bagajına 2 kişi saklanıp, 3 kişi yerine 1 kişi parası ödeyerek giren gezginler de tanıyorum; isim vermeyeceğim. Ben, araç sahibime bu tarz birşey önermediğim için efendi gibi ödüyorum giriş paramı. Neyse ki ulaşımı bedavaya getirmiş oluyorum en azından. Turistik noktalara kısa mesafe yolculuklar, katedilen kilometreye oranla çok pahalı. O nedenle şehirlerarası uzun yolculuklarda otobüs konforunu tercih ederken, büyük çantamı da taşıma problemim olmayan bunun gibi kısa yolculuklarda mümkün olduğunca otostop yaparak tasarruf etmeye çalışıyorum.

Parka girdikten sonra uzaktan buzul gözükmeye başlıyor. Güney Amerika yolculuğumda ciddi anlamda tecrübe etmek istediğim şeylerden bir tanesi buzuldu, ve artık çok yakınım ve son derece heyecanlıyım. Son aşamada arabamızı park yerine bırakıp oradan kalkan ücretsiz minibüslere binmemiz gerekiyor. Çünkü son ulaşılan nokta dar ve doğal olarak fazla trafik istemiyorlar. 3 dakikalık bir minibus yolculuğunun ardından buzul tam karşımızda. Tek kelimeyle büyüleyici. Tarif edilemez bir şey. Ağzım açık öylece kalakalıyorum. 5 kilometre eninde, 30 kilometre boyunda ve 70 metre yüksekliğinde devasa bir beyaz kütle tam karşımda öylece duruyor.

Buzulu karşıdan değişik açılardan görmeyi sağlayan metal platform şeklinde yürüyüş parkurları var. Arabasına bindiğim kişiyle bir süre birlikte dolanıyoruz ama sonrasında o geri dönmek istiyor. Ben tabii ki de bir yere gitmiyorum, daha yeni geldik. Her ne kadar bu durumda kasabaya dönüş için tekrar yeni bir araba bulmam gerekecek olsa da risk almaya değer kesinlikle. Ağırdan ala ala buzula saatlerce bakıyorum. Gerçekten inanılmaz birşey. Hele benim gibi soğuk, kar, buz, beyaza karşı zaafı olan biri için tam bir görsel şölen. Buzulun yüzlerce metre uzaktan duyulabilen çatırdama seslerininin ardından devasa kütlelerin suya düşüşünü ve yarattıkları dalgayı izlemek anlatılamaz bir keyif. Hayretler içinde bakıyorum bu çok özel doğa olayına.

Seyir noktalarında değişik değişik tipler var. Özellikle ilgimi çeken bir Alman çiftle önce Almanca, ardından daha derin konulara girebilmek için İngilizce sohbet ediyorum. Son derece profesyonel fotoğraf makinaları ve kameralarıyla düzeneklerini kurmuşlar. Sabah 8:30’dan beri aynı noktadalarmış. Kopan büyük parçaların görüntüsünü yakalamaya çalışıyorlar. Daha önce Torres del Paine’de ve Ushuaia’da yollarda gördüğüm Alman plakalı yeşil Land Rover araç bunlara aitmiş. 2 seneden fazladır araçlarıyla dünyayı turluyorlar. Endonezya, Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD’nin ardından Şili’den Güney Amerika’ya giriş yapmışlar. Kıtalar arası kendileri uçuyor, aracı gemiyle gönderip limandan alıyorlar. Bunlar da kırık. İşlerini bırakıp yola çıkmışlar. Sonrasında ne yapacakları belirsiz. Yaşları 40 civarında. Benim yaşamımın ileriki aşamalarında yapacaklarımın bir göstergesi belki de. Araçlarında her türlü donanım mevcut; çatısında kurulabilen özel bir çadırları da olduğu için yol kenarında istedikleri yerde direk geceleyebiliyorlar. Yürüyüşüme devam ederken başka bir gözlem noktasındaki bir Alman’la daha muhabbete başlıyorum. Bu da son 4 gündür her gün parka geliyormuş. Kurduğu düzenekle her 20 saniyede bir gün boyunca aynı noktadan fotoğraf çekiyor. Daha sonra bu fotoğrafları birleştirerek film haline getirecek, ve farklı ışık ve renklerde aynı noktanın değişimini elde etmiş olacak. “Peki o filmi ne yapacaksın?” diye sorduğumda henüz bilmediğini söylüyor. Hayırlısı…

Ben bu devasa beyaz kütlenin karşısında her önüme gelenle muhabbet ettikçe saat ilerliyor, güneş kayboluyor. Aslında çoktan otoparka gidip otostopa başlamış olmam gerekiyordu ama buzullar o kadar etkileyici ki ayrılmak mümkün değil. En son yürürken Fransız bir adamla muhabbete başlıyorum. Yanında bir başka Fransız eleman iki de İngiliz kız var. Bana geri nasıl döneceğimi sorduğunda bilmediğimi söyleyince onların arabasıyla gelebileceğimi söylüyor. Adam da kafa zaten, zamanında yelkenliyle dünyayı turlamış, İzmir’e rüzgar sörfü yapmaya gelmiş. Eski gezginlerden. Otoparka vardığımızda onların arabasından başka tek bir aracın bile kalmadığını görüyoruz. Buzulu son terkedenler bizleriz. Bana, “eğer biz olmasaydık nasıl dönecektin?” diye sorduklarında “siz olmasaydınız başkası olacaktı, bir şekil öyle veya böyle dönecektim” diyorum. Şaşırıyorlar rahatlığım karşısında. Patagonya’da rahat olmayacağım da nerede olacağım? Yol boyu çok keyifli sohbet ediyoruz. Sağolsunlar beni evimin kavşağına kadar bırakıyorlar.

—————

Vay be Nisan ayına gelmişiz. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Nisan demek, Türkiye’de, hele İzmir’de bahar, hatta yaz demek. Deniz mevsiminin, en azından benim için, başlaması, çiçeklerin açması, insanların coşması demek. Burada ise sonbahar; kuzey yarımkürenin Ekim ayına denk geliyor. Hava her geçen gün daha serinliyor, yavaş yavaş kış yaklaşıyor. Ufaktan Patagonya’yı terk edip, nisbeten daha sıcak olan kuzeylere çıkma zamanı geldi sanırım. Yolculuğu esas planlarken sürekli güzel havaları takip edip, uygun zamanda ekvatoral bölgeye ulaşarak, böylece hiç kış görmeyecek bir zamanlama ve rotadan gitmeyi umuyordum, ancak herşey düşündüğüm gibi gitmediğinden artık kıştan kaçmam olanaksız gözüküyor.

Buzul sonrası El Calafate’deki dağ başı evimde huzur içinde yaşamımı sürdürüyorum. İnsanların sadece günübirlik gelip, buzulu görüp ayrıldığı El Calafate’de ben 1 haftayı geride bırakıyorum. Ama uzun seyahate bünye başka türlü dayanmaz. Zorlamamaya çalışıyorum. Bu nedenle zaten 2-3 hafta diye geldiğim Patagonya’da 6 haftayı devirmiş durumdayım.

Ertesi günlerden birinde, Puerto Natales’de şans eseri tanıştığımız Gülcan çıkıp geliyor. Zaten irtibat halindeydik sürekli. Ben artık evin demirbaşı olduğumdan ev sahibi Ana, yeni misafirleri karşılama ve oryantasyonlarını tamamlama görevini bana devretmiş durumda. Tuvalet şurada, sıcak su burada, bu yenir, burada yatılır vs. ben anlatıyorum gelene gidene.

Aslında planımız Cuma günü Gülcan’la El Chalten’e doğru yola çıkmaktı, ama bu güzel ortamı biraz daha içimize çekmek için bir gün daha kalmaya karar veriyoruz. Vakit bol ne de olsa bizde, acelemiz yok. Patagonya’nın huzuru ve rahatı iyice gevşetiyor. Akşam kasabaya inip bir bara gidiyoruz. Patagonya’da bulunduğum 6 haftadır sadece ikinci kez bir bara gidiyorum. Dağ bayır gezmek nedeniyle medeniyetten, gece hayatından, kültür sanat ortamlarından iyice uzaklaştığım şu zamanda iyi geliyor.

Ertesi gün artık bu güzel evden ayrılıyoruz. İki çılgın Türk gezgin, Patagonya’nın ıssız yollarında otostopa başlıyoruz…

Engin Kaban

10 Haziran 2010 – Santa Fe

Posted in Denemeler | 2 Comments »

Kulelere doğru çift W

Posted by Engin Kaban Temmuz 27, 2010

Kulelere doğru çift W

Şili #4: Puerto Natales – Parque Nacional Torres del Paine

89.-91. gün  (23 – 25 Mart)

Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com/enginkaban/PuertoNatales#

O da ne? İçeride biri mi var? E saat daha 8 olmadı ki. Bas gaza, bas bas. Çevir kafayı, görmesin yüzünü… Ooooh, yine becerdik. Bu sefer bize yakışır şekilde daha bir heyecanlı oldu parka girişimiz.

Artık Torres del Paine Milli Parkı’na bayağı hakim durumdayız. Park bizden sorulur bundan sonra. Hatta parka, girişi her sabah 7:45’de olan ve giriş ücreti dahil(!), uygun fiyatlı turlar mı organize etsek diye de düşünmedik değil. Ne yönde ne var, nereden nereye çıkılıyor, guanakoların favori bölgeleri nereler, akbabalar en çok nerede hayvan leşi bulabiliyor çoğu şeyi öğrendik. Elimizdeki detaylı haritadan, günübirlik yapabileceğimiz kalan kısa yürüyüş rotalarına bakıyoruz. Ekipte hala “oraya da tırmanalım, buradan şuraya zıplayalım” diyen bir ben varım. Geri kalanlar “yaa abi çek şuraya arabayı da sıcak sıcak oturup şaraplarımızı içelim, kestirelim accık” modundalar. Göl kenarı bir noktada çekiyorum arabayı. Ben bir tepeye doğru tırmanışa geçerken bizimkiler cam arkasından doğa gözlemlerini sürdürüyorlar.

Bu milli parkta, az sayıda da olsa puma varmış. Parkta bunlarla ilgili çeşitli uyarılar, puma görünce yapmanız gerekenlerin yazılı olduğu tabelalar (çok yapabilecek birşey yok ne yazık ki) mevcut. Biz de günlerdir sürekli “aha puma geliyor” “bu arazi de tam pumalıkmış gerçekten” şeklinde bunun geyiğini yapıyoruz. Bu tek başıma başladığım tepe tırmanışında kafamdan sürekli puma hikayeleri geçiyor. Rotada da benden başka kimse yok. Yukarılarda gördüğüm kayalıklar bana, klasik bir Windows arka planı olan, tüm ihtişamıyla aşağı doğru bakan pumanın üzerinde durduğu kayayı hatırlatıyor nedense. Sanki puma hemen oradan çıkıvercekmiş gibi. Hadi biraz daha, biraz daha derken her ne kadar her metrede manzara bir o kadar güzelleşiyor da olsa bir noktada kendimi durduruyorum belki yersiz yere de olsa pumadan kendimi korkuttuğum için. Burası benim zirvem deyip yanımdaki fıstıkları yiyorum (bildiğimiz tuzlu fıstık, yanlış anlaşılmasın) ve geri dönüşe geçiyorum.

Parkta süren yolculuğumuz boyunca gördüğümüz gökkuşağı sayısının haddi hesabı yok. Her dakika değişen havasıyla, güneşin, yağmurun, rüzgarın hep bir arada yaşandığı bu topraklar için çok sıradan birşey olsa gerek bu renk cümbüşü. Bir sonraki durağımız, benim için milli parkın en güzel yerlerinden biri oluyor. Hayatımda ilk kez buzul görüyorum. Daha uzakta, saatler süren yürüyüşle ulaşılabilen bir büyük buz kütlesinden kopan parçalar gölde yüzüyor. Masmavi rengiyle inanılmaz bir görüntü. Patagonya’nın en meşhur buzulu Perito Moreno’yu görmüş olan çılgın Türkler için burası çok etkileyici gelmiyor, ama benim için bir ilk. Her açıdan bakıp hayran kalıyorum buzula. Bir de üzerinde kutup ayısı olsa tam olacaktı. Ama onun için kuzey yarım küreye gitmek gerekiyor (galiba yeni yolculuklar için kendime mazeret arıyorum). Buzları sıyırarak gelen rüzgar burada ciddi olarak üşütüyor. Öyle hızlı esiyor ki, sahilde montumu paraşüt gibi açarak öne doğru eğiliyorum ve rüzgarın desteğiyle dengede kalıyorum, çok eğlenceli.

Buradan ayrılınca banklarda oturup piknik modunda son istihkaklarımızı yiyoruz Eda’nın yüksek müsadesiyle. Artık dönüş yolunda olduğumuz için istediğimiz şeyi yemekte serbestiz. En son çöplerimizi topladığımız poşeti atacak bir çöp kovası bulamadığım için az ilerideki tuvaletin çöpüne atıyorum. Bunu gören tuvalet görevlisi bana ters ters bağırmaya başlıyor. Diyorum ne oluyor? Atamazsın buraya al o çöpü diyor. Sanki çöpü çöp kovasına değil orta yere attık. Niye diyorum, yok başka çöp ben de ondan buraya attım. Olmaz al diyor. Görevliyle daha fazla papaz olmamak için çöpümü geri alıyorum. Bu anlam veremediğim hareketi, zaman içinde düşününce çözüyorum. Milli parkın kuralları gereği, herkes çöpünü kasabaya geri götürmek zorunda. O nedenle ortalıkta hiç çöp kovası yok. Durum böyle olunca da, bizim tuvalet görevlisi, kendine ek iş çıkmasın istiyor. Bunu bağırıp çağırmak yerine biraz daha düzgün ifade etseydi keşke de sorun yaşamasaydık.

Artık Torres del Paine Milli Parkı’ndan ayrılma zamanı. Torres İspanyolcada kuleler demek oluyor. Bu milli park adını, zirvesine ancak teknik tırmanışla ulaşılabilen meşhur kayalık kulelerden alıyor. Zaten bu kuleler üzerinden gündoğumu fotoğrafı Şili turistik tanıtımlarında çok popüler. Burada 2 meşhur rota var. Bir tanesi, tüm parkın etrafından dolaşan ve yaklaşık 1 hafta süren “Circuit”, diğeri ise 4-5 gün süren, birbirine neredeyse paralel üç vadiye girip çıkma şeklinde olan, dolayısıyla harita üzerindeki izdüşümü W harfine benzeyen “W rotası”. Yapamadığım bu rotalarda inanılmaz aklım kalıyor. Ama yine de, Türk ekibiyle kendi rotalarımızı yaptık, yedik içtik, güldük, eğlendik. Arabayla ulaşabildiğimiz her noktaya, hatta bazılarına ikişer kez, giderek çift W yapmış bile oluyoruz aslında. İlginç bir deneyim oluyor.

Dönüş yolunda herkes ağzı bir karış açık uyuyor. Ekibin en genç üyesi olarak ben hala enerji doluyum. Muhabbet edecek kimse olmadan, dağı taşı izleyerek sürüyorum bütün yolu. Sağ salim kasabamıza varıyoruz başka herhangi bir vukuat yaşamadan. Akşama büyük mangal partisiyle bu güzel üç günden sonra tekrar medeniyete dönüşümüzü kutluyoruz. Etler şaraplar herşeyimiz mevcut her zaman olduğu gibi. Süper muhabbetin ardından Türk ekibiyle, dünyanın başka bir noktasında tekrar karşılaşmak dileğiyle vedalaşıyorum.

Sonraki iki günü “tımarhane” olarak tanımladığım evde, olabileceğim maksimum sakinlikte, metabolizmamı yavaşlatmış bir şekilde geçiriyorum. Gün boyu tembellik yapıyorum, yazı yazıyorum. Bir gecemi, hayatımda yattığım en dar yerlerden birinde geçiriyorum. Ranzanın 2. katı ile tavan arasındaki mesafe yaklaşık 60cm. Üstüne üstlük, ranzaya tırmanmak için herhangi bir aparat yok. Dolayısıyla kafayı tavana çarpmayacak kadar az, yeterince yükselebilecek kadar çok, ve havadayken L şeklini alıp araya girebilmeyi sağlayacak kadar estetik bir sıçrama ile yatağıma yerleşiyorum.

Akşamları da yine dünya mutfaklarından çeşitli yemekler eşliğinde keyifli sohbetler ediyoruz. Bir akşam gaza gelip, bir sürü insanı doyuracak kadar melemen yapmaya kalkışıyorum. Melemeni Güney Amerika’da tanıtma çalışmalarım tüm hızıyla devam ediyor. Ancak bu kadar kişiye melemen yapmanın, sebzeleri ince ince kesme gibi zahmetli işler nedeniyle çok uğraştırıcı bir iş olduğuna karar verince hile yapıp, biraz da patates ekleyip “türlü” moduna soktuğum yemeğim uluslararası katılımcılardan tam not alıyor.

Bu kasabada yapacak birşeyim kalmadığına ve kendimi tekrar hareket etmeye hazır hissettiğimde bir sonraki hedefim El Calafate için otobüs biletimi alıyorum. Asıl meşhur buzulları burada göreceğim için çok heyecanlıyım.

Engin Kaban

1 Haziran 2010 – Buenos Aires

Posted in Denemeler | Leave a Comment »

“Sırtçantalılar Grubu” Sabah gazetesinde

Posted by Engin Kaban Temmuz 26, 2010

25 Temmuz günü, Sabah Gazetesi Pazar ekinde, 3 kurucusundan biri olduğum “Sırtçantalılar Grubu” ile ilgili haber yayınlandı. Beni kapakta penguenlerin arasında görebilirsiniz…


Posted in Haberler | Leave a Comment »

Sabah karanlığında akıl arayan tavşanlar

Posted by Engin Kaban Temmuz 25, 2010

Sabah karanlığında akıl arayan tavşanlar

Şili #3: Puerto Natales – Parque Nacional Torres del Paine

87.-88. gün  (21 – 22 Mart)

Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com/enginkaban/PuertoNatales#

Milli parkın giriş ücreti kişi başı 45 lira. Çılgın istihbarat kanallarımızı kullanarak, parkın kapılarından bir tanesinde sabah 8’den önce görevli olmadığını öğreniyoruz. Parkın da kasabaya 2 saat mesafede olduğunu düşününce en geç sabah 6’da yola düşmek farz oluyor.

Akşamdan kalma halimiz, 2,5 saatlik uykumuzla sabah karanlık ve ayazında dört Türk yollardayız. Gündüz vakti bile dakikalarca araç geçmeyen Patagonya yollarında bu saatte bizden başka akıl arayan yok. Arabanın farını ilginç bulan tavşanlar sürekli yola atladığı için tavşanlar arası slalom şeklinde yola devam ediyoruz. Ne yazık ki bir tanesi diğerleri kadar şanslı olmuyor. Çok üzülüyoruz.

Parka yaklaşınca artık daha fazla dayanamayıp ben direksiyona geçiyorum. Araba sürmeyi çok seven benim için hem 4X4, hem otomatik vites yeni bir tecrübe. Hele bir de bunu Patagonya yollarında, tan vakti, neşeli bir Türk ekürisiyle şarkılar türküler eşliğinde yapıyor olmak ayrı bir zevk. İlk bir kaç dur-kalkım sarsıntılı da olsa çabuk alışıyorum. Şoför koltuğuna bir geçiyorum, sonraki 3 gün boyunca bir daha kalkmamak üzere.

Saatlerimiz 07:50’yi gösterirken bize tarif edilen kapıdan milli parka girişimizi yapıyoruz. Arabada bir bayram havası hakim. Ucundan geç kalmış olsaydık, sabahın görmezinde yorgun argın yollara düşmüş olan bizler çok üzülecektik. Böylece giriş parasından karımız, araçsız gelseydik otobüse vereceğimiz parayla da birleşince, araç kirası ve benzine vereceğimiz parayla aynı seviyeye gelmiş oluyor. Konforumuz ise cabası.

Bu erken saatte buralara gelmemizin karşılığını doğa bize fazlasıyla veriyor. İnanılmaz bir gündoğumuyla karşılanıyoruz. Bu uçsuz bucaksız Patagonya topraklarında dağların karlı buzlu yamaçlarının günün ilk ışıklarıyla aydınlanması, bulduğunu sürüklercesine esen rüzgarın masmavi göllerden kaldırdığı sularla oluşan gökkuşağı, karşı tepelerde sabah yürüyüşlerine çıkmış guanako sürüleri… Nereye bakacağımızı, ne yapacağımızı şaşırıyoruz bu eşi benzeri olmayan coğrafyada. Tek kelimeyle büyüleyici. Bu güzel manzaraların eşliğinde göl manzaralı seyir noktamızda Eda bize sabah istihkakımız olan sandviçlerimizi ikram ediyor meyve suyu eşliğinde. Biz üç aç erkek çılgınca yiyeceklere saldırıp herşeyi tüketip son günümüzü aç geçirmemek adına üç günlük yiyecek planlamasını kendisine bıraktığımız için ne verirse onu yemek durumundayız. Ara ara daha güzel yiyecekler için pazarlığa giriyor olsak da sonunda orta yolu buluyoruz bir şekilde.

Torres del Paine Milli Parkı’ndaki yolculuğumuz her birkaç yüz metrede, inanılmaz bir doğa olayı, tuhaf bir hayvan, bir mucize görerek durmamızı gerektiriyor. Buradaki hislerimi anlatmaya ne kelimeler, ne fotoğraflar yeter. Tarif edilemez bir özgürlük, bir sonsuzluk duygusu. Dünya üzerinde böyle yerler, böyle canlılar da olabildiğine dair bir şaşkınlık, bir hayranlık. Tam guanakoları izlerken bir anda yanımızdan uzun kuyruklu bir tilki geçiyor koşar adımlarla. Biraz ileride, sonrasında artık kanıksayacağımız üzere, akbabalar bir leşin üzerinde karınlarını doyuruyorlar. Azimle tırmandığımız kayalık bir tepede ise tüm ihtişamıyla bir kondor bizleri bekliyor. Hayatımda gördüğüm uçan en büyük canlı olan bu hayvanın karizması karşısında ağzım açık kalıyor. Dakikalarca birbirimizi izliyoruz. Sonrasında o dev kanatlarını yavaş yavaş hareket ettirerek bir havalanışı, ve sonsuz gökyüzüne yükselişi var ki hala dün gibi hatırlıyorum.

Buraların rüzgarı da herşeyi gibi çok özel. Hayatımda gördüğüm en şiddetli rüzgara burada mağruz kalıyorum. Bir şelaleye ulaşmak için yaptığımız yürüyüş sırasında yer yer öyle hızlanıyor ki rüzgar, yürümeyi bırakın ayakta durmak bile mümkün olmuyor. Çömelip, büyük kayalardan siper alarak biraz olsun hafiflemesini bekliyoruz bir tarafa kontrolsüzce sürüklenmemek için. Bir de bu ortamlarda sırtta 15 kilo çantayla yürüdüğünüzü düşünün. Dengeyi korumak o zaman iyice zorlaşırdı.

Geceyi parkta geçireceğimiz için kamp yerlerinde incelemelerde bulunuyoruz. Bu bölgedeki herşey gibi kamp ücretleri de fahiş seviyelerde. Bir yerdeki uzay üssü görünümlü çadırlarda kalmanın geceliğinin 150 lira olduğunu öğreniyoruz, üstelik bu ucuz olanları. Sadece kendi çadırınızı koymak için bile ödemeniz gereken rakamlar 30 lira civarında, bu bile çok yüksek. Bizim başından beri planımız arabada uyumaktı. Ancak Milli Park içerisinde belirtilen kamp yerleri dışarısında gecelemek her şekilde yasak. Zaten kaçak girmiş olduğumuz parkta daha fazla kural dışı hareket yapıp sorun yaşamak istemiyoruz. En nihayetinde, milli parkın hemen 3 kilometre dışında, makul ücretli bir kamp yerinin bilgisini alıyoruz. Nasıl olsa ücretsiz giriş yöntemini de biliyoruz diyerek parktan çıkıyoruz akşam karanlığıyla birlikte. Yarım İspanyolcamla pazarlık yapıyorum; arabada uyumak fakat kamp yerinin lojistik desteklerinden faydalanmak koşuluyla uygun bir fiyata bağlıyorum. Ateş yakmamız için odunlar ayağımıza geliyor. Temiz tuvaletimiz var. Rüzgardan ve yağmurdan korunaklı masamızda bir güzel ziyafet çekiyoruz kendimize. Sonrasında herkes tuvalet vs. gibi ihtiyaçlarını tamamladıktan sonra arabanın içinde hem ön hem arka koltukları yatırıp uyku pozisyonu alıyoruz. Malum zor ısıtacağımız arabada biri gece çişe gitmek istese kapıları açıp tekrar üşümeyi kimse göze alamıyor. Tüm kıyafetlerimiz, uyku tulumları, bere, içlik ne varsa giyiyoruz. Ekibin şoförü olmanın dezavantajını burada çekiyorum, direksiyon simidi uyku konforumu olumsuz etkiliyor. Olsun.

Sabah 7:00’de, arabadan hiç inmeden direk uyku pozisyonunda hareket ediyoruz. Uyku tulumundan sadece benim çıkmam gerekiyor (malum tulumun içindeki ayaklarımla pedalları kontrol etmem zor olabilir). Kamptan çıkmak istediğimizde bizi bir sürpriz bekliyor, giriş kapısı kilitlenmiş. Bizden başka kimsenin kalmadığı kamp yerinde korna çalmak, sağa sola bakınmak bir görevli bulmamıza yardımcı olmuyor. Araziden kaçak giriş çıkışı önlemek adına kapının etrafına da hendek kazılmış durumda. Feneri alıp hendeği incelemeye gidiyorum. Efe’yi de destek birimi olarak görevlendiriyorum araçtan inip muavinlik yapması için. 4X4 aracımız var, bir işe yarasın deyip, arazi vitesine takıp, paldır küldür aracı hendekten geçiriyorum. Ben çok eğleniyorum ama epey bir sarsılan aracın içerisinde kafasını gözünü sağa sola vuran arkadakiler bana küfrediyorlar.

2 dakika içinde parkın kapısındayız. Ama bu kapı, dün giriş yaptığımız kapı değil ve saat 8’den çok önce olmasına rağmen içeride görevliler var. Farlarımızı içeri vurdura vurdura dibine kadar gidiyoruz. Durup bir durum değerlendirmesi yapıyoruz. Sonra geri vites, bir U dönüşü, ve uzaklaşıyoruz. Belki yetişiriz umuduyla diğer kapıya yöneliyoruz. Sabah serinliğinde tam gaz sürüyorum çukurlar, koca koca taşlarla dolu toprak yolda. Ama tabi, adı göl de olsa bir deniz büyüklüğündeki devasa su kütlesinin etrafından dolanmamız gerekiyor, ve bunun tamamının 2 saate yakın süreceğini görüyoruz. Diğer kapıya yetişmemiz mümkün değil. Vites küçülterek yola devam.

Parka giremesek bile etrafından dolanan yol ve doğası da bir o kadar etkileyici. Benzin seviyemiz de azalıyor, bir yandan onun hesabını yapıyoruz. Eğer ki benzin almadan yola devam edersek, bir gün daha parkın içinde dolanma ve kasabaya geri dönüş imkansız gibi gözüküyor. Malum bu topraklarda ha deyince benzinci bulunmuyor. 150 kilometre boyunca ancak bir tane olabiliyor. Yol üzerinde yerel halktan stratejik bilgiler alıyoruz. En yakın benzinciyi tarif ediyorlar (ki o bile yakın falan değil), ve oradaki fiyatların kasabadakine göre ciddi daha pahalı olduğunu öğreniyoruz. Zaten benim dışımda herkes “kasabaya dönüp sıcak sıcak yayalım” moduna girdiğinden dönüşe geçiyoruz.

Yolda sapak olan bir tabelada yazan yere gidelim bakalım neymiş diyoruz. Kilometrelerce gittikten sonra ulaşıyoruz. Bir köy. Köye giriş tabelasıyla köyden çıkış tabelasının arası 50 metre ya var ya yok. Biraz ufak bir yerleşim yeri anlaşılan. Birkaç ev var ama herhangi bir yaşam belirtisi göremiyoruz. Sanki uzun zamanlardır kimseler uğramamış buraya gibi bir havası var. Patagonya’yı bundan çok seviyorum işte ben.

Puerto Natales’de kendimizi attığımız kafede birkaç saat geçiriyoruz. Sıcak sıcak, pufuduk koltuklar iyi geliyor herkese. Arabaya döndüğümüzde marş basmıyor. Neden? Gündüz bile farların açık olmasının zorunlu olduğu bu memlekette, hele bir de yabancısı olduğum bir araç olduğundan biz kafedeyken aracımız sokağı aydınlatmaya devam etmiş, akü bitmiş. Haydi bakalım. Geçen arabaları durdurup, akülerinden aktarma yapabileceğimiz kablo soruyoruz, kimsede kablo falan yok. Ben bir oto tamircisine gidip, oradaki bir adamın arabasıyla kabloyla birlikte geri dönüyorum olay mahaline. Bu sırada Tansu da başka birini bulmuş getirmiş. Puerto Natales halkı Türklerin arabası için seferber oluyor. Uzun uğraşlar sonunda aracımız çalışıyor. Mutluyuz, huzurluyuz.

Akşam tüm çılgın Türkler, benim iki önceki gece de kaldığım Couchsurfing’den ailenin evine geliyoruz. Geceyi burada geçirip, ertesi sabahın köründe tekrar yola çıkacağız parka doğru. Bu noktada evden biraz bahsetmek gerekiyor. Bugüne kadar birçok ülkede sayısız eve misafir oldum. Nice insanlar gördüm. Ama bu ev ve burada yaşananlar bir başka. Benim deyimimle “tımarhane”, Efe’nin deyimiyle “Adams ailesi”. Evde temelde üç çocuk ve ebeveynleri yaşıyor. Ancak misafir ağırlama konusunu öyle bir abartmışlar ki, hep birlikte kaldığımız bu gece toplam misafir sayısı yirminin üzerinde. Evde birçok oda var, her odada birkaç kişi kalabiliyor. Biz 4 Türk, dan diye çıkıp geldiğimiz için odalar dolu, bize de oturma odasındaki kanepeler ve yer kalıyor. Zaten tüm kanepe, koltuklar da kapanın elinde kalıyor. Yerler uyku tulumlarıyla matlarının üzerinde uyuyanlarla dolu. Ev, kapasitesinin sınırlarını aşırı zorluyor yani.

Bunları da geçtim; evin küçük kızı yüzünüze bakıp bakıp anlamsızca gülmeye başlayabiliyor veya durduk yere saçınızı çekebiliyor. Küçük oğlu elinde kartlara yazılmış, Şili bilgisi de gerektiren genel kültür sorularını İspanyolca size yöneltip ısrarla cevaplamanızı isteyebiliyor her ne kadar İspanyolca’nızın iyi olmadığını biliyor da olsa. İlginçtir ki birkaç soruyu anlamakla kalmıyor, doğru cevabı bile biliyorum. Sabahın 5’inde uyandığınızda, mutfakta bir ocağın, üzerinde herhangi birşey olmamasına rağmen alev alev yanması, ve bununla ilgilenen kimse olmamasına bir anlam veremiyorsunuz. Veya evin annesinin tüm gece boyunca salondaki sandalyede uyumadan öylece oturması. Bir yandan “aile restoranı” gibi işletilmeye çalışan mekana sabahın altısında “akşamcıların” demlenmeye devam etmek için girmeye çalışması. Çocuklar gelip kulağınıza kulağınıza blokflüt çalması. Tüm bunlar yetmezmiş gibi üç ayaklı şirin köpeklerinin dört tane daha yavru doğurması evde daha da bir bayram havası yaratıyor. Bu yazdıklarım tek başına anlamsız gelebilir, ancak bunca ve daha fazla alakasız olayın paralel bir şekilde sürekli devam ettiği, her köşesi ayrı bir hikaye dolu, içinde sürekli bir devinim olan bir ev düşünün. Burada uzun süre kalırsam delirmeye başlayacağımı tahmin ediyorum.

Evin güzel taraflarından bir tanesi, her akşam toplu yemek yenmesi. Bu demek oluyor ki, o gün gönüllü olan birkaç kişi, tercihen kendi ülkelerinden, herkese yetecek kadar yemek yapıyor. Diğer kişiler ise şarap, meyve suyu, meyve gibi ürünlerle sofrayı destekliyor. Tembelliği tercih edenler ise ailenin “katkı kumbarası”na gönlünden ne koparsa atıyor, veya gecenin sonunda bulaşıkları yıkıyor. Çeşitli milletten 20 kişinin upuzun bir sofrada güle oynaya ve çatlayasıya yemek yemesi son derece keyifli. Biz de kamp için aldığımız erzaklardan bir kısmını karıştırarak doğaçlama yaptığımız yemekleri “Geleneksel Türk mutfağı” adı altında sunuyoruz. Herkes mutlu oluyor.

Saatlerini yine 5:30’a kurup yanlarında yanan sobanın sıcaklığıyla uykuya dalıyor çılgın Türkler. Çünkü yarın onlar için Patagonya’da yeni bir gün, yeni maceralar demek…

Engin Kaban

30 Mayıs 2010 – Buenos Aires

Posted in Denemeler | 2 Comments »